Yazdım, kışacağım…

Serda aradı. Sağ olsun. “Bir dergimiz var, yazar mısın?” diye sordu. Olur, dedim. Biraz da endişeyle. Olur dedim ama ben ne yazacağım? Kendimi bildim bileli yazan ben, pek de yazamaz hissediyorum kendimi bu aralar. Yazmak ile yaşamak arasında kocaman bir uçurum var sanki. Ben yaşamayı yeni yeni anlar iken, andan çıkıp yaşamamak, yazmak bana garip gelmeye başladı. Bu mantıklı mı?

Okumak ve yazmak, andan kaçmanın halleri değil mi sizce de?

Okumak. Şu anda olduğun yerden, güneşin ışığından, kedinin miyavlamasından, ülkenin bir türlü iflah olmayan hallerinden, anlaşamadığın babanın karısından, kendi hayatını sabote ederek dünyanın öteki ucuna gitmiş kardeşinden, yeni uyanmış oğlumun sıcacık yanağından öteye gitmek için yapılan bir eylem değil mi sizce de?

Mircea Eliade de Mitler, Rüyalar ve Gizemler kitabında öyle söylüyor biliyor musunuz? “Okuma, günümüzde Avrupa’nın kırsal topluluklarında hala varlığını koruyan sözlü halk geleneklerinin yerini almakla kalmaz, aynı zamanda arkaik toplumlardaki mitlerin hikayelerini de ikame eder. Şu hâlde okuma, kişiye zamanın sürekliliğini kesintiye uğratma ve keza ‘zamandan bir kaçış’ olanağını belki de görsel eğlenceden bile fazla sunar.”

Mircea Eliade bunu yazdığında sene 1956… O zaman henüz şimdilerde elimizin kolumuzun devamı haline dönüşmüş türlü iletişim aygıtı yok. O zamanlar insanlar camdan dışarı boş boş bakıyorlar hala, boşa bakmak doğal hatta. O zamanlar iletişim mecburen can cana, başka yolu yok. Okuma ve yazma hariç tüm eylemler anda belki, 3 boyutta… Bundan 64 sene önce. Başka bir devirde.

Şimdi, 2 boyutlu hayatın, dört duvar içine sıkıştığı pandemi denen kavramın hayatımızın ortasına gelip oturduğunun 1. Sene-i devriyesini yaşadığımız bu günlerde, ben, hayatı boyunca yazı yazmış ve hatta hayatını da bundan kazanmış insan evladı yazmaya direniyorum. Okumaya ııh… Okumaya direnmiyorum. Orası benim aklımın sağlıklı kalmasının yolu. Elbette garip bir ilişkim oluştu okumayla da. Öyle çok kitap, öyle hızla gelip geçiyor ki elimden… Hakkını veriyor muyum? Okumaya değer buluyor muyum? Gerçekten merakla okuyor muyum? Hangisini?

İnsan hikayesini. Merakla, zevkle, elimden bırakamadan okuyorum. Evet. Gerçek olanı. Didaktik olmayanı. Bir şey öğretmeye çalışmayanı. Bir yol göstermeyeni. Sadece, bir insanın benim belki de bu hayatta tanışma imkânım olmayacak güzel kafasından, kelimelere dökülmüş olanı aşkla okuyorum. O insan o kelimeleri yazarken ciğerini söküp mürekkebe batırdıysa benim de ciğerime işliyor okuduklarım. Biri bana bir şey öğretmeye çalışıyorsa, bilgi vermeye, öğrendiklerini aktarmaya çalışıyorsa birkaç cümle okuyorum, kenara kaldırıyorum.

Anda kalmamanın en güzel hali okumak. Bir tek onun için yaşama ara vermeye razıyım. Hayatta kalmak için yegâne ilaç bana. İlaç deyince: Bir de ağaçlar. Bir de sular. Bir de göz alabildiğine bozkırlar. Bir de yıldızlı gökyüzü. Bir de 4 yaşındaki bir çocukla çay partisi yapmak. Bir de gün batışlarını kutsal sayan insanlarla şarkı söylemek. Bir de kedilerin mırmırı. Bir de akşamüstü kurabiye ve çay. Bir de oğlumun saçının kokusu. Bir de Karadeniz’in yüksekleri. Bir de karda melek yapmak. Bir de sabah uyandığım gibi kendimi denize atmak. Güneşte ısınmış tenin kokusu. Ateş başında gitar çalan o güzel adam. Beyaz elbiselerle dans eden kadınlar. Çıplak ayaklar. Adaçayının dumanı. Gün doğumu. Yeni ölmüş halamın bembeyaz, yumuşacık yüzü. Kışın gömülen bedenler üşür mü? Keşke yazı bekleseydin ölmek için be halam. Ölüm bekler mi? Ya yaşam, bekler mi? Ben bir yazıp gelip sonra yaşayacağım dersem…

Bunlar, nasıl yazılır ki yaşanırken?

Yazan yaşayabilir mi? Yaşarken yazacak fırsat olur mu?

Serda, yaz, dedi.

Yazdım. Şimdi biraz kışacağım müsaadenizle.

 

 

Yorumlar