Vicdan sesi ve sezgisi
Fotoğraf:Nathan Anderson-Unsplash

“Vicdanımızın sesini duymak” deriz ya da “Vicdanım bunu bana söyledi ama ben o iç sesi dinlemedim” diye ifade ederiz. Daha sonra olayı akılla değerlendirdiğimiz, araya savunma mekanizmaları girdiği için üzerini örtebiliriz.

Vicdan; hissettiğimiz, zaman zaman içimizde duyduğumuz bir yanımız.

Şöyle de tanımlanmış: “İnsana iyi ve kötüyü gösteren en iyi yol gösterici, en iyi pusuladır”. Demek ki içinde bir dualite var, İyi-kötü, güzel-çirkin diye adlandırdığımız, şu an dünya üzerindeki kişiliğimizle değerlendirdiğimiz ifadeler de var, bir kıyaslama bilgisi var. Bir yol gösterici, bir pusula; neyin doğru, neyin yanlış olduğunu gösteriyor.

Pek çok şekle girebilen, içinde dualiteyi ve kıyaslamayı da kapsayan bir yapısı var vicdanın...

VİCDANIN İNSAN GELİŞİM AŞAMALARINDAKİ YERİ

Aşama aşama varlığın farklı seviyelerdeki durumlarına göre değişkenlik gösteren de bir olgu vicdan. Bizim iyiyi ve doğruyu ayırma yeteneğimiz. İyi ve doğru kavramları da kişinin kendi seviyesine, varlığın seviyesine göre değişkenlikler gösterebiliyor.

İnsanlığın ilk zamanlarında acaba bu yeti yok muydu? O zamanki toplumlar içerisinde de çocukları olan bir annenin onları korumada gösterdiği özenin, her ne olursa olsun korumasının daha ilkel seviyelerinden başlayarak biraz daha otomatik olduğunu görüyoruz.

İnsanlığın gelişmesiyle birlikte neler geliyor hayatın içerisine? Sevgi geliyor, sevgi kavramından bahsediyoruz. Sempatiler, antipatiler, merhamet ve vicdan faaliyetleri, düşünceler, yargılamalar, hepsi şu anda yaşadığımız dualitenin içerisinde mevcut. Bu da bizim bedene bağlanmamızla, egomuzun ve kişiliğimizin oluşmasıyla çok bağlantılı.

İçine doğduğumuz kültürün, çevrenin ve ailenin kişiliğimiz üzerinde çok büyük etkisi var, fakat bunun yanında aynı zamanda bizim defalarca bu dünya üzerinde bedenlenerek yaptığımız deneyimlerden gelen ve bilinçdışımıza süzülen deneyimlerimizin de çok büyük yansımaları var.

Özellikle pratik çalışmalarda regresyon uygulamalarında birebir biz insanların şu anki yaralarının, şu andaki sorunlarının, problemlerinin arkasına baktığımız zaman pek çok yaşamlarda oluşan travmaların bir bilgiyi buraya aktardığını görüyoruz. Sorunlarımızın kaynağını oluşturan, geçmişten gelen tamamlanmamış işler, bazen o sıkışan duygular -ister bedensel ister duygusal ister düşünsel olsun- bir havuz içerisinde birikiyor. Jung bunu “kolektif bilinç” olarak adlandırmış. Diğer taraftan bütün insanlığın şuurdışına, yani o sisteme bizim şu anki günlük bilincimizin dışındaki kayıt sistemine kaydoluyor.

EVRENDE HİÇBİR ŞEY KAYBOLMAZ, DÖNÜŞÜR

Evrende hiçbir şey kaybolmaz ama form ve şekil değiştirir. Bizler pek çok bedenlenmeler, doğumlar, enkarnasyonlar yaşadık. Dünya okulu bu anlamda çok sıkı bir sistem.

Hep dünyayı bir “okul” olarak adlandırıyoruz. Bu okulun içerisinde bazı kurallar oluşmuş. Kimi dinler, öğretiler getirmiş, kimi felsefeler getirmiş, kimi toplumsal yapılar getirmiş ve insanlığın gelişimi sürecinde belli bir yöne yönlenebilmek için ilk başta otomatik olarak, daha sonra da kişilerin o gelişen idraklerine, anlayışlarına ve değerlendirmelerine bırakarak birtakım vicdani görünümler ortaya çıkmış.

Bizim toplumumuzun içerisinde de öyle değil midir? “Komşumuz açken biz uyuyamayız” değil mi? Bununla ilgili ifadeler vardır ya da benim en çok sevdiğim ve uygulamaya çalıştığım şeylerden bir tanesi, “Sana yapılmasını istemediğini sen de başkasına yapma.” Çok ince derecelerden çok yüksek derecelere kadar çeşitlendirebiliriz ya da örneklendirebiliriz.

Bazen bakıyorum sokakta, dolmuşta, evde, bir şey seçerken, bir meyve alırken ya da bir meyve sunarken bile insanlar hep kendi dükkanlarının önünü süpürüyorlar ama onu gidip caddenin önüne atıyor. Ve zannediyoruz ki biz sadece kendi gördüğümüz alanı, kendi baktığımız yeri temiz tutarsak sanki bütün dünya da aynı o şeye bürünecek. Halbuki kendi evimizin önünü süpürüp ondan sonra bütün o tozu, çöpü, her şeyi gidip yola atıyoruz.

Ya da kendi çocuklarımız, kendi akrabalarımız çok iyi olsunlar istiyoruz, onlara özeniyoruz da “Başkalarına ne olursa olsun umurumda değil” diyoruz. “Her koyun kendi bacağından asılır” diyoruz.  Günümüzde bakıyoruz ki özellikle şartlar, teknoloji, iletişimin bu kadar artması, her şeyin birbiriyle çok bağlantı içerisinde olması ile artık öyle kendi bacağından asılmanın yani sadece “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” ifadelerinin artık çöktüğünü görüyoruz.

Birinin oluşturmuş olduğu ya da organizasyonun bir grubun dünyanın herhangi bir yerinde meydana gelen bir oluşum şimdi etkisini anında bütün dünya üzerinde gösteriyor.

Görüyoruz ki her şey iç içe. O zaman bunların da getirdiği, bizlere de anlatmak istediği birtakım mesajlar var.

İÇİMİZDEKİ İYİYİ VE KÖTÜYÜ AYRIŞTIRMAK

Almanya’daki “Vicdan ve Adalet Heykeli”nin resmine rastladım ve şöyle düşündüm; vicdan da bizim kendi içimizdeki bir tartı değil mi? Ne yapıyoruz; içimizdeki iyi ve kötüleri, doğru ve yanlış olduğunu düşündüğümüz birtakım şeyleri kendi içsel, o sezgisel değerlendirmemizin içerisinden geçiriyoruz. Geçmiş dönemlerdeki değerlendirmelerde bazı noktalar belki bize dışarıdan empoze ediliyordu. Şu andaki insanlığın gelişimine baktığımız zaman birtakım şeyler artık otomatikleşmeden çıktı. Belki 500 ya da 2000 yıl öncesindeki, hatta daha öncelerde taş devrindeki insanın vicdan yapısı ve kavramıyla bugünkü kavramlarımız farklılaşıyor. Hatta 50 sene öncesi ya da bir sene öncesine göre bile değişebiliyor.

Yaptığımız seçimlerin sonuçlarını çok hızlı şekilde önümüze konulmaya başladı. O nedenle de insanlık olarak kendi vicdan terazimizde tarttığımız, kendimiz için “ben, benim” diye istediğimiz şeylerin bütün insanlığı etkilediğini görüyoruz. Terazinin kefesi gittikçe ağırlaşıyor, daha hassaslaşıyor ve o anlamda sizin bir eylem yaparak oluşturduğunuz her olay, her aksiyon, yaptığınız her seçim çok hızlı bir şekilde bütün dünyadaki dengeleri değiştirebiliyor.

Bizim toplumumuz içerisinde vicdani davranışlar, duygusal noktalara çok bağlı. En basitinden şu televizyondaki yarışma programlarına baktığımızda bu duygusallığı görüyoruz. İnsanlar gerçekten sesinin kalitesinin, sesinin güzelliğinin yanında eğer o kişi sakatsa, “boynu bükükler, garipler” şeklinde bir duruş sergiliyorsa, öyle bir mazlum, gariban edebiyatı yapıyorsa bakıyoruz ki oylar bir anda patır patır artıveriyor. Toplumsal nabzı bir miktar bu eğilimlerden ölçmek mümkün.

Bazen bu nabız ölçmeyi pazara çıktığınızda yaşıyorsunuz. Oradaki satıcıların, insanların birbiriyle bağlantılarıyla… Kimi zaman trafikte gözlemliyorsunuz. Olaylar bizi aslında artık çok sık bir araya getiriyor; reaksiyonlar iç içe.

BİRBİRİMİZİ TÖRPÜLÜYORUZ, TIPKI TAŞLAR GİBİ

Egosal yapılarımız, maddeye bağımlılığımız, sahip olduğumuz eşyalara, eve, arabaya, giysilere olan, maddeye olan tutkumuz da o kadar artmış durumda ki. Hepimizin egosal birtakım sivri çıkıntıları var ve birbirimize değdikçe, karşılaştıkça çatışıyoruz, birbirimizi egolarımızla acıtıyoruz; birbirimizi törpülüyoruz ve bu artık her an olmaya başladı.

Sivri köşeleri olan taşları yuvarlamak için bir kabın içerisinde salladığınız zaman onlar birbirlerine çarpa çarpa sivrilikleri kaybeder. Nehirde de öyle değil midir? Nehirde taşlar birbirine çarpa çarpa yuvarlaklaşır, o şekilde pürüzsüz hale gelir. Bizler de hayat nehrinde birbirimize çarpa çarpa, değe değe, olayların içerisinde bazen akıntılara kapılarak, hayatın getirdiği girdapların içerisinde dönerek birbirimizi törpülüyoruz.

Davranışlarda ve olaylara yaklaşımda makul olmaya ihtiyacımız var. Makul demekle kastettiğimiz şey duygunun içerisine aklın da girdiği, hem akıl süzgecimizden de geçirdiğimiz ve şu soruları kendimize sorduğumuz tutumlar; “Benim bu yaptığım şey bu kişinin işine yarayacak mı, benim işime yarayacak mı, sadece duygusal bir itilimden dolayı mı istiyorum, hayır benim olsun, olsun diye mi bunu istiyorum, yoksa bir ihtiyaç içerisinde mi bunu talep ediyorum?”

Yorumlar