f
Toksik kayıtlarımızı fark etmek

Bilinçaltımızın biz doğmadan şekillenmeye başlıyor olması sizce de inanılmaz değil mi? Beynimizin kıvrımları dahi oluşmadan hikâyemiz yavaş yavaş yazılıyor belli ki.

Annelerimizin yumurtasında yüklü enformasyona babalarımızın sperm hücresindeki kalıtsal bilgi ilave olur. Hayatımızı etkileyecek kayıtların yolculuğu, gebelik anından 9 ay öncesine dek uzanır.

Bu sayede cenin, henüz annesinin bedenindeyken ona aktarılan hücrelere kaydolmuş durumlara, duygulara, seslere ve kokulara tümüyle vakıf olur. Halihazırda işli bilgilerin üstüne eklene eklene hayat hikayemize yansıtacağımız kayıtların atılmasına doğumdan itibaren devam edilir. Ergenlikti, ilk gençlikti derken orta yaşa gelmiş bir bireyin varoluşu, bilinçaltından gelenlere iyice kapılmıştır.

BİLİNÇALTIMIZIN SIRLI DÜNYASI KAPILARINI ARALIYOR!

Özellikle gebelik öncesiyle yedi yaş arası kritiktir. İlk çocukluğun bitişine kadar geçen süreçte hafızamıza kaydolan her şey yetişkinken, denizin kayaları oyan hırçın dalgaları gibi kişisel alemimizi biçimler durur. Yaptığımız seçimlerden verdiğimiz tepkilere kadar hayatımızı şekillendirirken beslendiğimiz kaynak, bu hırçın okyanustur.

Duygularla beraber yüklenmiş kayıtlarımız çoğu kararımızı otomatik oluşturur. Hani bazen “Ben bunu nasıl yaptım ki? Bu laf gerçekten benim ağzımdan mı çıktı?” diye hayret ederiz ya kendimize. İşte bu bilinçaltımızdan gelen kayıtların işidir. Otomatiğe bağlanır günlük tepkilerimiz. Bir sürü can sıkıcı diyebileceğimiz olaya maruz kalırız. Neden sonra canımız çok yanmışsa ve şanslıysak, fark ederiz kalıplaşmış düşüncelerimizi.

İÇİMİZDEKİ GONG SESİNİ DUYMAK

Bilinçaltı temizleme araçlarını kullandığımız bireysel seanslarda danışanın tek başına uğraşırken belki de hayat boyu fark edemeyeceği kalıpları, uzman bir eşlikçiyle rahatlıkla görünür olur. Kişinin zihni yargılardan ve toksik kayıtların etkisinden özgürleştikçe dış dünyası artık kendisine bambaşka hissettirir. Ne de olsa kayıtlarda tutulan duygular da seanslarda serbest bırakılır.

Mazi taramasından süzülen kısıtlayıcı kodlar bu esnada zihinden ayıklanır. İçsel gongumuza vurulmuştur artık. Telesekreterdeki ses kaydı gibi yükselen otomatik tepkilerimizin yerini, uyanmış özümüzün bilinçli seçimleri alır.

Genellikle kişiler bu tip bilinçaltı çalışmaları yapılan seanslara son çare olarak başvurur. “Yeter artık, tövbeler ettim” dediğimiz noktadır bu. Çünkü kişi tek başına dertlerine derman olabilecek birçok yolu denemiştir zaten.

Tıkandığımızı anladığımız anda yumruğumuzu masaya vururuz ve döngülerimizi kırmaya hazırızdır.

ZİHNİNİZİN İÇİNDEKİ ANTİK TESTİLERİN İÇİNDE NELER VAR?

Döngülerden çıkmaya aday kişi kendi içdenizinde yüzerek keşfetmelere doyamadığı bir yolculuğa adım atar seanslarda. İçdenizimiz duygularla kodlanmış bir dalga havuzu gibidir. Yüksek tramplenden havuza atladıkça kişi, içi hayatındaki karmaşaya son verecek ipuçlarıyla dolu amforalar çıkarır. İçi bin bir masalla dolu sayısız antik testiyi hayal edin zihin dehlizlerimizde. Hayatta bugüne dek zorlandığımız konuların, değişmez dediğimiz durumların hangi bilinçaltı kalıplarımızdan kaynaklandığına şahit oluruz.      

Bilinçaltı terapi seanslarında bavullar dolusu sınırlayıcı inancımız su yüzüne çıkar. Küçük bir çocukken nelere inandırıldık, nerede öğrendik pes etmeyi, neleri kopyaladık büyüklerimizden? Mesela büyük sözü kesmek saygısızlık dendi bize. Sırf bu inancımız sayesinde işyerimizde bizden bir kaç yaş büyük bile olsa yöneticimizden hakkımız olanı isteyemeyiz. Sesimiz boğazımızda düğüm düğüm olur, bizden büyük kişilere laf anlatmaya yeltenince. Sonra bir gıcık yerleşir oraya. Konuşamayız. Gerisin geriye göndeririz duyguyla yoğrulmuş sözleri. Tıkanmış boğazımızda al sana faranjite, anjine davetiye.

İfade özgürlüğümüzün elimizden alındığı ilk kayıt hangisiydi acaba? Ebeveynlerimize kendimizi anlatmaya çabaladığımız o kahvaltı sofrasında değer görmediğimizde, dinlenmediğimizde bitmiştir işimiz aslında. Sonra bu yemek sahnesi kaydı belli aralıklarla oynatılır durur yaşantımızda. Aynı senaryo sonsuz versiyon. Yalnız kişiler değişir, konu değişir, mekan değişir. Değersizlik, engellenmişlik hisleri bakidir. Bu duygularla birlikte kaydedilen üç yaş anısı yerleşmiştir bir kez kene gibi içimize. Sonsuz varlığımızın sonu belirlenmiştir böylesi bir sahnede.  Matriks filmlerindeki Neo karakteriyle tanıdığımız o keyif veren bilgisizlikte kalmak için mavi hapı yutmuşuzdur bile. Sessiz kalmanın dayanılmaz hafifliği sarmıştır çocuk bedenimizi.

Duygumuzu ifade etmeyiz artık kolumuzu kesseler de. Fikrimizi beyan edemeyiz önlerinde. Büyüktür onlar bizden ne de olsa. Öfkelensek de, üzülsek de, kırılsa da kolumuz kanadımız kalır yenimiz içinde. Çünkü ya ayıptır, Sus! günahtır ya da yasaktır yükselen duygumuzun ifadesi.

Çocuklukta hücre hafızamıza dolan buna benzer anıların sayısı çoğaldıkça etkiye tepki vermek üzere programlanmış insanlar olarak ilerlemiş yaşlarımızda otomatik yanıt sistemimiz devreye girer. Hatta bir adım daha ileri gidersek daha etki gelmeden bilinçaltı tepkiyi verir. Tepki göreceğimize dair sıkı sıkıya tutunduğumuz inancımız yüzünden, değişikliğe imkân veren girişimde bile bulunmak bile çoğu zaman içimizden gelmez.

Benim sıklıkla Safinaz’ a benzettiğim zihnimiz, önce Kabasakal’ a kur yapar gibi bilinçten işleyeceği yeniliklere göz kırpar. Sonra konfor alanından çıkışta başa çıkamadığı olaylarla karşılaşınca kendisini bir çırpıda kurtaran, Savaş-Kaç-Don prensibiyle işleyen bilinçaltımızın Temel Reis’inden medet umar.

Zihnimiz bilinçli seçimin koltuğunu bilinçaltına bırakınca bu hantal mekanizma bildiğini okur. Bilinmezliğin yaşatacağı korkudansa bildik acılar yaratılır durur. 

Oysa insan “kendini bilme”ye doğru ilerlerken bilincin ve bilinç dışının ahenkli dansını arzular. Hayatın tılsımı da bu dansın idaresini ele geçirince başlar. Bilincimizin dışındakilere hakim olmaya başlayınca kahramanımız özkaynaklarına ulaşır ve bilinçli seçimlerimiz neticesinde kendi “GERÇEK”liğimizi nihayet yaratırız.

Çocukluğumuzun aile sofrasından miras değersizlik ve engellenmişlik duyguları serüvenimiz boyunca yolluğumuz olur, bandıra bandıra doyasıya yeriz. Ta ki bilinç dışındakileri bilince ittirmeyi pratik edinceye dek.

Sanrılardan pes edip zihin bankamızı dönüştüren teknikleri kullanmaya başladık mı, bilinçaltımızdaki değişikliklere doyum olmaz. Hikayemizin kahramanı olarak bilinçaltımızı kurcalayıp büyüklü küçüklü kalıplarımızı, bir nevi putlarımızı yıkmanın mümkün olduğunun idrakına varırız. Belki de İslam peygamberinin siyah örtüyle örtülü Kabe’deki putları kırarak bizlere verdiği mesaj budur. Ancak gündelik koşturmacamızda uygulamakta en çok zorlandığımız konudur.

Ne demişler “Nefsini bilen Rabb’ini bilir” Rabb dediğimiz nedir ki?

“Bir şeyi yarıp içinden başka bir şeyi açığa koyan yüce varlık” diye açıklamışlar bazı kaynaklarda. Bilinçaltını yarıp oradakini bilincine çıkartan kurtuluşa ermiştir mi desek yoksa...

Yorumlar