Söz büyüdür

Abracadabra! Büyülü sözlerle OL’up da biter her şey o AN’da.

Hayatımız sözlü, yazılı ve fiziksel sınavlarla süslü bir yolculuk değil mi sizce de?

Bu sınavların hepsi zorludur da sözlü olanlar kanımca daha bir zorludur, gözünü korkutur insanın. Belki de gerçekliğimizi kelimelerle yarattığımızı içten içe bildiğimizden, insan bazen “Hay dilimi eşek arısı soksaydı da öyle konuşmasaydım,” der. 

Sesin patikası neye benzer? Hangimiz farkındayız bir ses kulağa değene dek nerelerden geçer. Şimdi kapatalım gözlerimizi dikkat kesilip bakalım.  Burun deliklerimizden bedenimize giren havanın boğazdaki ses tellerinin arasından geçmesine tanıklık edelim; havadan dönüşen sesin hayat buluşuna.

Ses, titreşim demektir. İçimize dolan hava, vücudumuzda dolaşıp tüm organlarımızın içinden geçer.  Organlarımızda bulduğu duyguları emerek gerçekliğimizi yaratacak titreşim seviyesine ulaşır. Hücresel seviyede beden türlü türlü duygunun hakimiyetindedir. Dış dünyamız, bu hâkim duyguların esintisinden kaynaklı duyguya yaraşır bir gerçeklik içinde şekillenir. Demem o ki, dış dünyada karşılaştığımız her şeyin kaynağı içimizden yükselir. Bu duygusal kaynağı önce düşüncelerimize sonra düşünceden evrilen kelimelerimize döken biziz.

Kimi zaman ağzımızdan çıkanlar bir kılıç kadar keskindir, kimi zaman tüy kadar hafif ve yumuşak. Ağızlardan çıkıp bize değen her harf, her bir kelime hücrelerimize ulaşmadan önce tenimizi titretir bence. Bazı sözler buz keser ortamı, bazısının ısısından buğu kaplar pencerelerin camlarını.

Sözcüklerin içimizden geçtiğini kabul ettiğimizde, her çıkan sesin bu kubbe altında hiç kaybolmayan bir frekansı da olduğunu da hatırlamak gerekir. Etrafımıza yayılan, sesimizle can verdiğimiz kelimeler bulunduğumuz alana yayılır. Yani bu durum, bizi dış dünyada etkileşim içine sokacak rezonans olarak tezahür eder. Çekim yasasını artık hepimiz biliyoruz. Hangi frekansta titreşirsek, o frekansa uygun kişileri ve olayları kendimize yaşatırız. Frekans dünyasını keşfettikçe şimdi daha iyi anlıyorum, artık çalıştırıcısı da olduğum “Theta Healing” şifa tekniğine düşkünlüğümü. Kulağınıza çalınmıştır illa uyuklar haldeyken beynimizin yaydığı baskın frekanstır Theta.

Söylenen söz öfke, tatlılık veya acılık, hangi duyguyla yüklüyse hem kendimizi hem de karşımızdakini öyle titreştirir. Sözlerimizin tatlısı da acısı da göklere yükselir. Sözlere dökülen duyguların ucu hormonlara bağlıdır. Beynimizde salgılanan hormonların sorumlusu uyarılan sinir uçlarından bedene yayılan duygularımızdır. Sarılırsak oksitosin, utanırsak  kortizol adlı hormonları salgılarız. Oksitosin mutluluk, kortizol ise stres hormonudur. Hormonlarımızın efendisi olduğumuzda, özgücümüzün de sahibi oluruz. Bence bu şu demek. Her kim otomatik pilottan çıkıp bilinçli hale geçerse titreşimini yönetir. Son beş yıldır bu bilinçli farkındalık haline taktım ben kafayı. Bilinçli hali kolaylaştıran müthiş sözel araçlar sunan Access Consciousness (Bilince Erişim) sistemi ile de bu merakım tanış etti zatı âlilerini. Bir bulandım ki bu bilinç alemine. Sistem sayesinde talip oldum her söz düellosunda bilinç kraliçeliğine.

Temenniler, küfürler, naralar, hoyratça bağırışlar... Hepsi yayılır, saçılır görünmeyene karışır.  Çoğu kez farkına bile varmadan bunca hoyratlıkla kendi kendimizi bile lanetlememiz işten bile değil. Bilirsiniz işte: “Abi Allah belamı versin ki...” yahut “Hay benim aptal kafam” gibi söylemlerimizle kendi kendimize büyü yapar dururuz.  Bazen de bu tarz sözleri konu komşuya, çoluk çocuğa veya bizi AN’lık sinirlendiren arkadaşımıza sarf ederiz. Ağzımızdan çıkan öfke ve kızgınlık, intikam ve nefret doluysa, karşı tarafa minik cam kırıkları fırlatmışçasına batar. Ok gibi hedefe ulaşıp kim bilir hangi kalpleri kırar. Şiddet ve korku dolu kelimeler kortizol hormonunu kana karıştırır, ortamı stres kaplar.

Fırlayan ok kalbi deler geçer de duygusuna yenik düşen bunu fark eder mi bilinmez. Fark etse bile cam kırıkları bir kez battı mı o gönül hanesine, bir kanca gibi takılı kalır hane sahibinde. Bazen günlerce ve ne yazık ki belki de senelerce. Aceleyle ağızdan fırlayan laflar belki de bir ilişkinin süresini doldurmaya bile yeter. Rüzgâr eken fırtına biçer diye bir sözü var atalarımızın. Gönülde demlenmeden sarf edilen laflar yüzünden çoğu ilişkide ekilen tüm bitkiler bir çırpıda boyunlarını büker.

Halbuki kalpte yumuşayan söz öyle midir? Kalbin yumuşattığı sözler her gönüle hitap etmeyi bilir bunu hepimiz biliriz. Neşe, keder, hüzün her ne duygu içerirse içersin kalpte demlenen sözün tadı hiç bir şeyde yoktur çünkü.  Bir  de tatlı söze eşlikçi kocaman bir kucaklama varsa ortamda, mutluluk hormonunu salgılatıp samanlığı seyran ederek mekanı sarar yoğunluğunca büyü.

Tıpkı bir simyacı gibi duygularımızı ifade etmeden önce kalplerimizde demleyip akıl süzgecinden geçirdik mi değmeyin o sohbetin tadına. Kaynağından fışkıran buz gibi suyu ağzımızda ısıtarak yudum yudum bedene gönderdiğimizdeki özeni ağızdan çıkan kelimelere de göstersek, hayatlarımız nasıl güzelleşir tahmin bile edemiyorum.

Konuşurken ağzımızın ayarı varsa ve sözlerde denge gözetiliyorsa, o söz bir küfür de olsa kırıp geçirmez karşımızdakini ve havadaki oksijeni. Öyle insanlar görüyorum ki ettikleri söz ‘Tatlım’ da olsa, duygusu dizginlenmeden çıkınca, tonlamasıyla havaya dağılan zehirli gaz gibi etkisi.

Birinci Dünya Savaşı sırasında Rus kadın askerlerin Alman asker birlikleriyle çarpıştığı zamanı anlatan ‘Battalion’ isimli bir film vardır. İzlemenizi tavsiye ederim. Filmde Alman ordusunun, cabbar ve vatansever kadınlardan oluşan Rus taburunu tatlı-ekşi elma tadında zehirli gazla öldürmesi konu ediliyor. Benim için kalp süzgecinden geçmeyen hırçın bir söz, tıpkı savaştaki bu tatlı kokulu, zehirli gaz kadar tehlikelidir. Havaya yayılan sözün kokusu ve titreşimi zehirler gider ilişkilerimizi. Doğrusu ben sohbetin ucu bu taraflara varınca, gönüle uğramamış bu tür sözlerin etki alanından çıkıp gitmek isterim.

Oysa sözler ağzımızdan ahenkle çıktığında bulunduğumuz ortam çocuksu bir neşeyle dolar. Bir türlü kalkmak istemeyiz o sıcacık ortamlardan. Laftan anlamayan da olur elbet o, sivri dillisi, ketumu, ser verip sır vermeyeni… Ve nihayetinde sivri dil muhabbeti keser, araya pek tabii mesafeler girer. Ketumluk da abartılı bir sessizliğe sürükler… Hem ağzımızdan çıkan sözleri gönül süzgecinden geçirme pratiğine üşeniriz hem de ilişkilerimiz arızalı diye hayıflanırız. Kimse doğuştan söz ustası değil evet ama bol pratik herkesi geliştirecektir.

Burundan içeri giren hava değdi mi gönül tellerine, ağızdan çıkmadan romantik bir melodiye dönüşmesine ben kesin gözüyle bakarım. Tüm bu yazdıklarımın toplamından çıkarımım şu ki:  “Kendini gerçekleştiren kehanet” kavramının kelimelerle kurguladığımızı yaşadığımız bir gerçeği anlattığıdır.

Yorumlar