Sokrates ile kendini tanı

-Bir bilmecem var çocuklar!

-Haydi sor, sor!

-Hayatın içindeki her şey onunla ilgilidir,

-Acaba nedir? Nedir?

-Bilgi sevgisi denince akla hemen onun adı gelir!

-Tamam şimdi buldum! Felsefe! Felsefe! Felsefe!

Sanırım bu kelimeyi duyup da konuyu hemen değiştirmek istemeyen çok az insan vardır.

Kitapçı raflarında en az ziyaret edilen yer genelde bu bölümdür, herhangi birisi bir şey anlatırken konuyu biraz dallandırıp budaklandırsa “Tamam ya felsefe yapma,” diye alaycı bir ifade ile uyarılması an meselesidir, karikatürlerde deliliğe en yakın hal olarak resmedilir.

Peki ama nedir bu Felsefe diye adlandırılan şey?

Esasında hayatın her alanındaki düşünce onun konusuyken biz neden ona bu kadar uzak olduğumuzu düşünürüz? Nedir bu kelimeyi duyduğumuzda bizi bir miktar ürküten? Niye konu felsefeden açılınca hemen öz güvenimiz sarsılır? Konunun bilgimizin yetmeyeceği hafızamızın konuşulanları kaydedemeyeceği kadar karmakarışık olacağını bize düşündüren nedir?

Sanırım bu hislerin nedeni biraz eğitim sisteminde biraz da tüm devletlerin politikalarında gizlidir. Çünkü bilginin insanı dönüştürme kabiliyetinin o eşsiz gücünden sorgulamanın yaygınlaşmasının bütünü daha bilge yapmasından tarih boyunca tüm yönetim biçimleri ürkmüştür. Bilen, düşünen ve sorgulayan insanı yönetmek bilmeyene oranla çok daha zordur.

Taktik olarak bir sürü psikolojisi yaratılmak hedeflendiğinde bilmeyen insan sadece inandırılmalıdır oysaki bilen insan ikna edilmek zorundadır. Çünkü bilen insan us’a vurma yoluyla- ona aşılanmaya çalışılan bir fikri ya da düşünceyi sorgular. Ve sorgulanan her şey zamanla ya daha iyiye ya da daha kötüye doğru mutlaka bir değişim geçirir. Yani sorgulanan her şey sorgulamanın doğası gereği evrilir.

İşte bu yüzden sorgulama sanatı olan felsefe bilgisi yani aslında ‘bilginin bilgisi’ güdülmek istenen kalabalıklardan uzak tutulan bir şeye dönüşmüştür.

Yıllar boyunca diplomatik olarak böyle ele alınan bir konu bizi felsefi bilginin uzağına düşürmüştür.

Hal böyle olunca bir elin parmağı kadar az insanın meşgalesi haline gelen felsefe zamanla belli bir zümrenin entelektüel ayrıcalığı olarak kullanılıp yine aynı zümrenin halk ile arasına konulmuş bir koruma kalkanına dönüşmüştür.

Felsefe ya deli divane kılıklı insanların boş lakırdıları ya da fularlı ve en az birkaç lisan bilen entelektüellerin üzerine laf söyleyebildikleri bir uğraşa dönüşmüş görünse de aslında her ikisi de değildir. Zaten hayatın içindeki hangi konu bir orta yol bulma ediminden uzaklaştıysa orada tam olarak anlaşılmamış bir şeyler vardır. Hepimiz için anlaşılıp öğrenilmesi bu derece hayati önem taşıyan felsefe bilgisi de yukarıda benim kabaca anlatmaya çalıştığım şekilde iki benzemez uçta ele alınmaktadır.

Felsefe ne değili bu kadar anlattıktan sonra söylemek istediğim şey ise felsefenin hiçbirimizin korktuğu kadar anlaşılmaz ve yararsız bir şey olmadığıdır.

FELSEFENİN EN BÜYÜK UĞRAŞI HAYATIN BÜTÜNÜNE DAİR BİR KAVRAYIŞ YETİSİ GELİŞTİRMEKTİR

Felsefe ile uğraşmak hayatımızı idame ettirmek için kullandığımız tüm kavramların tanımını yapmanın uğraşıdır.

Herkesin şu an içerik üreticisi olduğunu iddia ettiği bir çağda esas içeriğin ta kendisidir.

Hepimize en çok lazım olan etik kavramının bel kemiğidir çünkü etiğin tanımını yapmak felsefenin işidir.

Felsefe ontik, epistemik, etik ve estetik alanlarda yürütülen düşünsel bir faaliyettir.

Hayatın içindeki en küçük detaydan en büyük fikre kadar işlerin nasıl yürüdüğünü anlamamıza yarayan kullanışlı bir alet çantasıdır.

Ve eğer ki sen de benim bu fikrimi makul buluyorsan bu platformda filozofları ve onların fikirlerinin aslında ne kadar bizim de aklımızdan geçen -geçmiş olan- aslında gayet gündelik olan şeyler olduğuna seni de şahit tutmak istiyorum.

Etimolojik olarak ‘filo’ ve ‘sofia’ yani ‘bilgeliği sevmek’ manası taşıyan bu alanı herkes sevsin istiyorum.

Yöntemli bir kuşku duyma halinin her şeyi nasıl da ileriye taşıyacağını görelim istiyorum.

Sürücü koltuğunda belli bir derinleşme arzusunun olacağı bu yolculuğumuzda ilk olarak felsefenin babası olarak kabul edilen Sokrates’i anlatacağım.

O zamana kadar herkes kendine dışarıdan içeriye iyi baksın ve kendi iç potansiyelinin en doruk noktasına varmak için neler MÜMKÜN bunu düşünsün.

Çünkü bu aslında bizim esas işimiz.

O HALDE SOKRATES İLE BAŞLAYALIM MI!

Zamanın bir döneminde adına dünya denilen gezegenin birinde artık pireler mi tellal yoksa develer mi berber ya da tam tersi mi hiç bilemeyeceğimiz kadar eskide kalmış zamanlarda adına Sokrates denilen bir adam yaşarmış.

Felsefi düşüncenin ‘babası’ sayılan bu adamın babalığı nereden ileri gelir diye biraz düşünüp kafa yoracak olursak onun felsefeye yaptığı babalıktan doğan çocuğun adını ’soru sorma sanatı’ koyabiliriz. Eğer onun felsefe öğretisinin babası olduğu iddiasını kabul edenlerden olacaksak sorduğumuz her aklı başında sorunun da onun çocuğu olduğunu kabul edeceğiz demektir.

KENDİNİ TANI

‘Sorgulanmayan bir hayat yaşanmaya değmez’ gibi bir cümleyi kurup onu hayat amacı haline getiren bu adam tam da iddiasında olduğu gibi -eylemi ile söylemi örtüşen- bir hayat yaşamış hatta bu kararlılığının daha iyi anlaşılması için hiç kimsenin kolay kolay kendine yakıştıramayacağı çirkinlikte bir tanımlama ile kendini ‘at sineğine’ benzetmiştir.

Kendine göre Sokrates insanlara verdiği rahatsızlıkla tam bir at sineğidir.

Sinek atın üzerine konarak hayvanı rahatsız ettiği için nasıl at harekete geçip ondan kurtulmak isterse o da insanlara kendilerini sorgulayacakları sorular sorarak onları harekete geçirmek ister. Çünkü sinekler herkesi rahatsız eder… Onlar bizim mevcut durumumuzdaki görece rahatımızı kaçırırlar.

Peki ama Sokrates neden at sineğidir?

Niye böylesi bir şey yapar?

Niye insanları rahatsız eder?

Çünkü o herkesin kendini bilmesini ister. Bu nedenle en çok hatırlanan en çok tekrar edilen sözü ‘Kendini Tanı’dır… Bunu fısıldar kulaklara Sokrates kalabalık meydanlarda bunu dillendirir tüm yaşamı boyunca. Bilsin ister insanlar kendilerini çıksınlar ister kendilerinin içlerine giden o yolculuğa. Anlasınlar ister ancak, kendini tanıyabilenin başkalarını tanıyabileceğini, evrenin ancak böylesi bir şekilde anlaşılabileceğini bu anlayışın hayatın esas gayesi olduğunu anlasınlar ister. Bu yüzden inanmanın değil de bilmenin yolunu tarif etmiştir Sokrates.

Sokrates’in yolu insanın sorgulamadan inandığı şeyleri bir kenara bırakıp bilgisizliğin verdiği cehaletten kurtularak bilmeye doğru ilerlediği o yüce yoldur. O yolu işaret eder Sokrates. Kitlelerin çektiği tüm acıların tüm yıkımların cehaletin pencesinde kıvranmaktan ileri geldiğine aldığı soluk kadar inanır.

Onun felsefesinde ‘Kendini Bil’ gözlerini içine çevir demektir kendinle objektif olarak hesaplaş hesaplaş ki adil olmayı öğren. Çünkü sen makro kozmosun içindeki mikro kozmossun sen bu hesaplaşmayı sürdürdürdükçe kendini tanıyıp makro düzlemdeki adaleti de dönüştürebilecek olansın. Sokrates, ‘insan soru sorarsa mutlak sır diye bir şey kalmaz’ der. buna o kadar inanır ki üç tür insan çeşidi olduğunu söyler:

Tip bir: Bilmediğini bilmeyen

Tip iki: Bilmediğini bilen

Tip üç: Bildiğini bilen

Benim bu garip dostum insanın kategorilerini böyle tanımlarken üçüncü insan tipinin özelliklerini şöyle açıklar: bu özelliğe sahip olan insanı varoluşun ve hayatın anlamını sezerek arzularını egosunu bu fikirle yönlendirebilen insan olarak açıklar. Bu tanım bir anlamda insanın bilgi ile kendini kumanda etmesi demektir. Yani Sokrates’in tarif ettiği türden bir ‘kendini bilme’ kendine hakim olmak demektir. İnançlarını önyargılarını hazlarını arzularını kumanda etmek… Tüm bu hislere bakmak ve sormak ‘bunlar gerçekten benim düşüncelerim mi? Bunları düşünen ben miyim?

BİLGİ GÜÇSE BİLGELİK SÜPER KAHRAMANLIKTIR

Filozof kelimesi philei ve sophia kelimelerinin yan yana gelmesi sonucunda oluşmuştur.  En bilinen anlamı bilgelik dostu olsa da tanımı genişletilmiş anlamı bilgiye can veren onu sorgulayıp çoğaltan demektir. İnsanın bu türden bir sorgulama yapmasının ilk şartı ise kişinin bilgisizliğinin bilincinde olmasını bir nevi zorunlu kılar.

Sokrates bildiği tek şeyin hiç birşey bilmediği olduğunu söylerken yukarıda bahsini açtığım önermeyi göz önünde bulundurmuştur. O bu derece zor bir düşünceye inanırken aynı zamanda bilmenin imkansız olmadığını hepimizin içinde doğuştan itibaren mevcut olduğuna inandığı ‘daimon’ dediği bir sesten bahseder. Ona göre daimon insanın sahip olduğu en büyük güçtür. Dar anlamıyla vicdan olarak da tanımlayabileceğimiz ‘daimon’ hepimize kaçınmamız gereken davranışların ilhamını veren yol göstericimizdir. Düşünme biliminin babası olarak kabul edilen, hakkında anlatılanlara göre çıplak ayakla Atina sokaklarında dolaşıp bulduğu insana soru soran bugün yaşasa muhtemelen köyün delisi kabul edilecek Sokrates’i kendi arzu ettiği gibi entelektüel alçakgönüllülükle anlamaya çalışırsak o bize kendimizi tanımamızı salık verirken bu öğütle aslında ne kadar az bildiğinin bilincinde ol demek istemiştir. Okuduklarımızı ve duyduklarımızı tekrar etmek dışında gerçekten öznel olarak bilmek istiyorsak evvela kendi düşüncelerimizi kendi içimizde olup bitenleri anlamalıyız.

Sokrates’in tarifindeki içe bakış insanın kendi düşünceleri arasında kaybolması değil daha ziyade kendi yeteneklerinin ve sınavlarının bilincinde olması türünde bir içe bakıştır. Belki de onun içe bakış metodu başkalarının ağaçlarından meyve yemeyi bırakıp kendi bahçelerimizin fidanları yetiştirmemiz gerektiğini anlamak demektir. Kendi bahçenden meyve yemek…

Evet farkındayım Sokrates’in bu tarifi biraz zor ve meşakkatli görünüyor ama sen de ben de biliyoruz ki özgürleşmiş bir yaşam bir şeylerden kaçarak kazanılmıyor. Özgürlük ‘kalarak’ kazanılıyor. Bence Sokrates de herkese önerdiği ‘kendini bilmenin’ zorluğunu bilir ama bunun mümkün dahası çok da önemli olduğunu tekrar edip durur. Çünkü bilgelik bu hayattaki en büyük güçtür ama sakın karıştırma bilgelik bilgililik değildir. Bilgelik bilginin gücünün kullanılarak o gücün hayata aktarılmasıdır. Bilgi güç ise bilgelik süper kahramanlıktır.

Yorumlar