Seziyorum öyleyse varım

Sezgiler doğaüstü şeyler midir? Açıklanamayan, mutlaka kuşku duyulan, doğruluğu baştan reddedilmesi gereken  şeyler midir yani? Söz gelimi, annem oğlumun doğduğu gün hastane odama girmiş, yerinde uyumakta olan kırk dokuz santimetre boyunda üç kilo ağırlığındaki bebeğime bakıp “bu çocuk seslendirme ile ilgili bir şey yapacak Ezgi, çizimi ifadesi çok güçlü olacak, sanatı ile kendisini ifade edecek görürsün” demişti. Biz o esnada oğlumun ilk tuvaletine çıkmasını bekliyorduk sadece ve sütüm de gelirse şahane olurdu. Aklımızda onun geleceğine dair sadece bu kaygılar vardı.

Derken Rüzgar Ali eline kalemi alıp, ilk ifadeli surat figürünü çizdi. Henüz on bir aylıktı. Konuşamıyor ve yürüyemiyordu. Ama yüzün formu, gözlerin ve ağzın yerleştirimesi yani proporsiyonu on bir aylık bir bebeğin elinden çıkmış bir çizime göre enfesti. Neye uğradığımı şaşırmıştım. Bazı özel zamanları, bütün ayrıntıları ile anımsarsınız; benim de aklımda oğlumun doğduğu gün annemin bir nefeste söyleyip aklıma mıhladığı cümleleri yankılanıyordu.

Derken Rüzgar Ali ilerleyen senelerde başka bir şey keşfetti; henüz ayakkabılarını bağlayamıyor ya da düğmesini ilikleyemiyordu ama çizgi karakterlerin ağız hareketlerine göre seslendirme yapılması onu büyülemişti. Bir insanın sesiyle, bir çizgiye nefes vermesi onu hayrete düşürmüştü. Çok geçmeden ilginç bir manzara ile karşılaşacaktım. Rüzgar Ali, televizyonun sesini kısmış oradaki karakterlere kendi yazdığı hikaye ile dublaj yapıyordu. Vurgulara, duraksamalara, kahkahalara dikkat ediyor; içine sinmeyen yerleri başa alıp yeniden deniyordu.

Bir matematik sorusu için günlerce çalışmamız gerekebiliyor ya da saatleri okumayı öğretmek iki senemizi aldı ve hâla bu konuda kafası karışabiliyor lakin hiç durmadan çizgi karakterlerin gölgelendirmeleri, ifadeleri, duruşları, seslerle kazandığı güç konusunda benim aklıma gelmeyecek sorular soruyor.

Yarın ne olur bilmiyorum. Bu konulardaki tutkusu, becerisi hayatta bir karşılık bulur mu? Bunu da söylemem imkansız. Dahası, böyle konularda yetenekli ve istekli olması; bu konuda profesyonelleşmek isteyeceği anlamına da gelmeyebilir; hatta basitçe daha vasat olduğu ama yaparken çok mutlu olduğu bir iş kolu seçmek de isteyebilir. Bunu öngörmem imkansız. Yine de annemin sözlerini ve o sözlerin gücünü çözmeye çalışıyorum ben. Annemin  dayanak noktasını keşfetmeye çalışıyorum.  Geçtiğimiz yıllarda buna verebileceğim birkaç hipotetik cevabım vardı. Ama doğrusu kendimi bile ikna edememiştim. Lakin geçtiğimiz sene aldığım ayurveda eğitimindeki çok ince ve önemli bir bilgi ufkumu açtı ve bu soruya yanıt bulmamı sağladı.

Ayurvedada insan, üç ana katmanda ele alınır. Ve bu katmanlar asla birbirinden ayrı değildir. Sağlık denilen şey ise bu üç katmanın (üç ana, üçer de alt katman toplam dokuz katmandan söz eder) dengede olmasıdır. Nedir bunlar? Beden, zihin ve ruh… Bizler, somut ve analitik modern dünyanın çocukları olarak hakkında konuştuğumuz her şey, ölçülebilir verilerle kanıtlansın isteriz. Bizler, sağlığı sadece bedende gözlemlenebilen, takip edilebilen, sayısallaştırılabilen verilerle tanımlarız, tanımlamak isteriz. Son yıllarda, zihinsel melekelerimiz ve aktivitelerimizin bedenimize olan etkileri, ölçülebildiği için “zihin” faktörünü de oyuna aldık. Oysa inanmak, sevmek, merhamet etmek, kıskanmak, kendimizi ait hissetmek, yabancılaşmak gibi durumların ölçmesek de; zihinsel imbikten geçirmesek de hatta kimi zaman akla, akıl yürütmeye ne kadar aykırı da olsa hayatımızı yönettiğini biliriz. A, pardon… Sadece ölçülebilir olanı “biliyor” isek ölçülemez olanı “sezeriz” öyle değil mi?

Ya da dünyanın bir ucunda yaşanan felaketlerde, dramlarda ya da mutluluklarda bizi neden ilgilendirdiğini “modern dünya terminolojisi” ile açıklayamadığımız bir bağ içimizi yoklar. Dünyanın ucundaki insanların, ağaçların, kanguruların, bulutların derdiyle dertlenebiliriz. Peki ama niye? Empati denilen “kendimi senin yerine koyabiliyorum” düsturu, gücünü nereden alır? Nasıl olup da kendimizi bir ağacın, bir bulutun, bir volkanın, bir kangurunun ya da bir kabiledeki bireyin yerine koyabiliriz ve bunu bütün samimiyetimizle nasıl yapıyoruzdur?

İşte bu varlığımızın katmanlarından ruh’un işidir. Sen, bütün bir varlık olarak, mikro bir canlı olarak makro ölçekteki varlığın küçük bir modelisindir.  Yani sen evrenin minik bir minyatür maketisin, onu anlatan fragmansın…  Bedenindeki her parça topakta, suda, ateşte ve havada; zihnindeki her titreşim moleküllerde, atomda ve kuantum parçacıklarda; ruhundaki her his evrenin prensiplerinde; genişlemesinde, sonsuzluğunda, karanlığında ve akışında karşılığını bulur. Ve senin parçaların dengede olduğunda; bütün ile uyumda olduğunda sen etrafını sadece “ölçerek ya da bilerek” değil aynı zamanda “sezerek” de okuyabilirsin…

Bu kâhinlik değil, bu işkembe-i kübradan atmak ve “ya tutarsa” demek değil, bu ölçülebilen ile sadece hissedilebilen bütün verileri aynı anda ve çabuklukla sentezleyebilme halidir. Onu adlandırabilme, onu bir ifadeye dönüştürebilme halidir. Hani şu meşhur “yemin edebilirim ama kanıtlayamam” cümlesi var ya; bunun sadece bir parodi olmadığını söyleyebilirim. Pek çok parametreyi toplar, tecrübeleriniz, bilgileriniz ile harmanlayarak çıkarımlar yaparsınız ama asıl sözü bütün ile ilişkide olan ruhunuz söyleyecektir. Bu sesi itibarsızlaştırmayın, yok saymayın, içindeki boşluklar ya da sıçramalar için onu “yanlış” olarak adlandırmayın. Çünkü o ses kırk dokuz santimetrelik bir bebeğin içindeki ressamla konuşabilir, onunla herkesten önce tanışabilir. Varlık çok derin, çok ilginç ve muhteşemdir ve biz sadece ölçülebilir olanı istedikçe kendi doğasına aykırı davranacak; genişlemeyi bırakacak ve daralacaktır. Sadece sayılara dönüşecektir.  

Kanıtları değil uyumu arayın. Çünkü bazen sayısal olarak her şey yerli yerinde dursa da içinizde “tarif edemediğiniz” o boşluk; yahut her şey verilere göre yanlış gitse de sadece sizde uyanan o “tamamlanmışlık” hissi uyumun ürünüdür; kanıtların değil. Uyum varsa, sezginin dilini anlar; sezdiklerinizin gerçekleşeceği anı sükunetle beklersiniz.  Yemin ederim… Yemin ederim ama kanıtlayamam.

 

 

 

Yorumlar