Sen beni kovamazsın, ben istifa ediyorum çevikliği!

Bu ayki yazımda tarihteki ilk kişisel gelişim gurusu olan Epiktetos’tan bahsedecek olmanın heyecanını yaşıyorum. Şimdi gerisini yaşam koçları düşünsün…

Her şeyi yoluna koyacak olan akıl sapıtırsa onu yoluna kim koyacak?

Yukarıdaki şu haklı soruyu sorup ardından da ona bu soruyu sorduran aklıyla, akla gelebilecek birçok düşünceyi kurcalayan Epiktetos’un huzurlu bir yaşam için önerdiği var olma yöntemine ne Şam’ın şekeri ne Arap’ın yüzü, desem hiç de kötü bir özet yapmış sayılmam.

KİMDİR BU EPİKTETOS? NEDİR BU STOACILIK?

Epiktetos Stoa felsefesinin önde gelen filozoflarından biridir. Kendine özgü ahlak felsefesiyle tanınan düşünür ilk, orta ve son Stoa olmak üzere üç döneme ayrılan Stoacı düşünce içerisinde üçüncü ve son grupta yer alır.

Stoa felsefesinin kurucusu Kıbrıslı Zenon’dur. Ahlak filozofu olarak tanınan bu filozof doğadaki her şeyde Tanrısal bir soluk olduğuna inanarak Stoacılığı başlatmıştır. Ulaşılan yazılı kaynaklara göre felsefeyi ahlak, fizik ve mantık olarak üçe ayıran ilk kişinin Zenon olduğu bilinmektedir. Stoacılarda felsefenin ana konusu daima ahlaktır; fizik ve mantık ise ahlakın hizmetindedir.

İlk Stoa olarak bilinen dönemden sonra Orta Stoa denen bir ikinci dönem yaşanmıştır. Orta Stoa’nın Helenistik kültürün etkisiyle daha eklektik bir düşünce sistemi olmuştur. Akımın kurucusu Zenon esasen Platon ve Aristoteles’in görüşlerini sentezlemeye çalışmıştır. Roma çevresinde Orta Stoa’nın uzlaşmacılığına karşı çıkarak Zenon’un ahlak felsefesini yeniden canlandırmak isteyen bir grup düşünür Son Stoa yahut Roma Stoası olarak isimlendirilen dönemi başlatmışlardır. İşte tam burada Epiktetos sahneye çıkar.

Bu düşünüş tarzının en çok tanınan üç filozofundan biri Roma sosyete ve bürokrasisinde yetişen Seneca, diğeri bir Kral olan Marcus Aurelius ve üçüncüsü de Epiktetos’tur. Esasen bir köle olan Epiktetos, Stoa felsefesinin en çok tanınan filozofudur. Hatta bir imparator olan Marcus Aurelius’un ilham kaynağıdır. Öyle ki Marcus Aurelius Kendime Düşünceler kitabını Epiktetos’un öğretilerinden etkilenerek yazdığını söylemiştir.

Marcus Aurelius gibi döneminin süper gücü olan bir devletin hükümdarının, Epiktetos gibi bir köleden etkilenmiş olması benim için hayatın ironi yeteneğini gözümüze soktuğu olaylardan biridir.

TAM OLARAK NEDEN BAHSEDİYOR BU ADAM?

Bana göre Epiktetos’un ortaya attığı felsefeyi iyi anlayabilmek için Stoa akımının kurucusu ve temsilcileri olan Rufus’a, Seneca’ya ve Zenon’a değil de aslında Sokrates’e bakmak gerekir. Zira Stoa felsefesinin temelinde Sokrates’in fikirleri yer almaktadır. Mesela Epiktetos’un üzerine basa basa söylediği “akla uygun yaşama” prensibi Sokrates’in en temel ilkelerinden birisidir.

Yani demem o ki Sokratcı düşünce geleneğinin izlerini takip ederek Epiktetos’un düşüncelerinin şekillendiği felsefi zemini daha net anlama imkânı bulabiliriz. Stoacı düşünce geleneği içinde yetişen Epiktetos, ahlaki görüşleri itibariyle doğa ve ahlaka uygun yaşama ve hayatın getirdiği güçlüklere sabırla katlanmayı öğütleyen bir irade felsefesi ortaya koymuştur.

Stoacı filozoflar arasında Epiktetos’u seçkinleştiren, irade, eylem ve özgürlük birlikteliği çerçevesinde yaşadığı hayat ve ortaya koyduğu irade felsefesi söylemidir. Epiktetos her söyleminde kişisel duygu yönetimi ve karşılaştığımız olaylara verdiğimiz tepkilerden dışında bir özgürlük edinimimizin olmadığı savunur.

İRADE, EYLEM VE ÖZGÜRLÜK

Epiktetos’un felsefesi, aslında çoğu ahlak felsefesinde olduğu gibi, temelde özgürlük fikrine dayanmaktadır. Ancak onun özgürlük anlayışı fiziksel veya siyasi özgürlükten ziyade ruhi özgürlüğü ifade etmektedir ki bu yönüyle irade ile birlikte düşünülmüştür. Onun özgürlük anlayışı modern dünyada liberalizm olarak öne çıkan özgürlükten ve siyasi anlamda insan hakları mücadelesi ile ilgili olarak ortaya konan özgürlük mücadelelerinden çok farklıdır. Epiktetos’un özgürlük anlayışı, insanın kendisi dışındaki koşullarla ilgili olmaktan ziyade içsel bir özgürlük çeşididir.

Yani, Epiktetos’un özgürlükle kastettiği şey insanın dış dünyanın bütün baskısına ve onu değiştirme çabasına rağmen aklın iç tutarlılığını ve barışını korumaktır. İşte onun bu içsel arzu ve isteklerle yapmayı önerdiği mücadele aynı zamanda insanın başkalarından ziyade kendisi ile mücadele halinde olması anlamına gelir. (ının ının ınııın!) Ondan kalan konuşmaların birçoğunda tekerleme gibi tekrarlanan “Senin huzursuzluğun başkalarıyla değil, kendi kendinle bağdaşamadığın içindir” sözü bu görüşün küçük bir özetidir.

Epiktetos’ a göre insan bedenin arzularına, aşırı istek ve ihtiraslara karşı çıkabilmesi, temiz ve adil kalabilmesi için başına gelenlere tahammül göstermesi yani sağlam bir irade ortaya koyması gerekir. İrade, eylem ve özgürlük diğer canlılardan ziyade insana özgü niteliklerdir. Epiktetos tıpkı diğer filozoflar gibi, insanın aklı ile diğer varlıklardan ayrıldığını, kendisine en yakın canlı olan hayvanlardan bu yetisiyle farklılaştığını belirtir.

Ona göre bir insanın en hakiki nimeti onu hayvanlardan kendisini ayıran tarafında yani iradesinde aranmalıdır. Bu bilinçle insan iradesini kuvvetlendirip iç düşmanlarını, yani ARZU ve KORKULARINI kovmak üzere uyanık bir vaziyette bulunmadır. Öte taraftan filozofa göre insan olmak, insanlığın gereğini yerine getirmek akla ve doğaya uygun yaşamayı gerektirir. İnsan akıldan uzaklaşır ve akılsızca hareket ederse o zaman insanlık hasletleri kaybolur ve geriye sadece bir hayvan hükmünde olan beden kalır. O halde insanın “insan” haline gelmesi ve insan olarak kalması doğrudan aklını kullanması ve doğaya uygun yaşamasıyla mümkündür. Bu ise zannedildiği kadar kolay olmayacağı için çok güçlü bir İRADE gerektirir.

Epiktetos’a göre ruhunu ihmal ederek yalnızca bedeniyle yaşayan insan, varlık amacının dışına çıkmıştır ve bu insan artık “sahte bir varlık’ tır. (Instagram’ da Keşfet Timeline’ına hangi hesaplar düşüyor bana söyle, sana kim olduğunu diyeyim.)

Bu sahteliği aşabilmenin yolu ise bedensel ihtiyaçlara fazlaca vakit harcamamak, bedensel ihtiyaçları sadece gerektiği ölçüde karşılayarak esas dikkati ruha yöneltme iradesini göstermekten geçer.

HOCAM SAHTE İNSAN DERKEN?

Filozof sahte insanın alışkanlarını şöyle sıralar:

Uzun süre fiziksel aktivite ile uğraşmak, uzun süre içki içmek, uzun süre yemek yemek, bunların dışındaki diğer bedensel ihtiyaçlar için uzun süreler harcamak… özetle bütün vaktini durmaksızın beden ve bedenle ilgili konulara ayırmak. (Yooo ,yooo yooo!)

Epiktetos’a göre bu türden eğilimler insanın en büyük düşmanı olan arzu ve korkularını besleyen şeylerdir. Ona göre bu alışkanlıklar insanın ulu özgürlüğüne engel olmaktadır.

Epiktetos ulu özgürlük tanımlaması hiçbir gücün insanın elinden alamayacağı daimî bir özgürlüğün bahsidir. Böylesi bir özgürlüğün elde edilebilmesi için birtakım tedbirler almak, bazı zahmetlere girmek, bazı fedakarlıklarda bulunmak gerektiğine inanmaktadır. Epiktetos’un özgürlük ve irade felsefesinin temelinde önemli bir ikili ayrım yer alır:

Elimizde olanlar ve elimizde olmayanlar.

Bu iki durumu o, kendi ifadesiyle şöylece açıklar, “Dünyada olup biten şeylerin bir kısmı elimizdedir, bir kısmı da değildir. Elimizde olan şeyler fikirlerimiz, yaşayışımız, arzularımız, eğilimlerimiz, nefretlerimiz,” kısaca bütün hareket ve eylemlerimizdir.

Elimizde olmayanlar ise eşya, mülk, şöhret, mevki gibi doğrudan bize bağlı olmayan talihle (Kader kahpe kader, ağlarını ördün mü?) ilgili olan, şeklinde açıkladığı şeylerdir. İnsan bu elinde olmayan şeylere bel bağlar ve bunları elde etmeye çalışırsa kaçınılmaz olarak çeşitli engellerle karşılaşacak, belki kırılacak, üzülecek, insanlar ve olaylardan şikâyet edecek, hatta daha da önemlisi Tanrı’ya gücenecektir. Oysa hayata ve olaylara kendi elinde olan şeyler açısından bakmayı seçerse (burası önemli) hiç kimse ona istemediği bir şeyi yaptıramayacağı gibi, istediğini yapmasına da engel olamayacaktır. Çokça duyduğumuz bir teselli olan “Olanı olduğu gibi kabul etme” eğilimini Epiktetos şu şekilde formülize etmiştir:

“Koşullar sizin beklentilerinize uygun gelişmeyebilir. Olaylar, kendi kurallarına uygun olarak ortaya çıkarlar. İnsanlar oldukları gibi davranırlar. Şu anda gerçekten neyle karşılaşmışsanız onu kucaklayın. Ona itiraz etmek yerine anlamaya çalışın ki dış koşullardan bağımsız bir mutluluğun gerçek doğasını keşfedebilin. Yaşamlarınızda bir şeyler olduğunda, sizin güç alanınız içindeki tek şey, ona karşı takındığınız tutumdur; onu ya kabul edersiniz ya da öfkelenir, aslında reddedersiniz. Bu reddediş gerçek bir özgürlüğü size tattırmayan yegâne sıkıntınızdır.

İnsanlar olarak yapımızda taşıdığımız arzularımız ve nefretlerimiz bizim kurnaz yöneticilerimizdir. Arzularımız bize koşmamızı ve ne istiyorsak onu almamızı emreder. Nefret ise bizim tahammül sınırlarımızın dışında kalan şeylerden sakınmamız konusunda ısrar eder. Ve en nihayetinde hepimiz arzu ettiğimiz bir şeyi elde edemediğimizde hayal kırıklığına uğrarız. Arzu etmediğimiz bir şey başımıza geldiğinde de üzülürüz. Dolayısıyla, eğer sizin doğal iyi halinize karşıt olan ve sizin kontrol alanınız içinde olan istenmeyen şeylerden sakınırsanız, gerçekten istemediğiniz hiçbir şeyi üstünüze çekmezsiniz. (Peki ama hocam ya her şey beni buluyorsa? Olmaz öyle saçma bir şey! Peki hocam her şey benim hatam!)
Ayrıca sizin kontrolünüz altında olmayan bir şeyi arzu ederseniz, bunu kesinlikle hayal kırıklığı izleyecektir. Bu sırada sizin kontrol alanınız içinde olan ve arzu etmenize değer birçok önemli şeyi de ihmal etmiş olacaksınız. Yani aslında bizi gerçekten korkutan ve umutsuzluğa düşüren şey, dışımızdaki olayların kendileri değil, bizim onlar hakkındaki düşüncelerimizdir. Bizi rahatsız eden, ‘şeyler’ değil, onların anlamını arzularımıza göre yorumlama biçimimizdir. Oysaki mutlu olmak için takınmamız gereken temel tutum olayların ve insanların, bizim onların olmasını arzu ettiğimiz gibi değil oldukları gibi olduklarını kabul etmektir.

PEKİ AMA TÜM BU OLANLARA NASIL KATLANACAĞIZ?

Epiktetos’un özgürlük anlayışı esas olarak insanın elinde olan şeyler üzerine temellenir. Ona göre özgürlük insanın elinde olmayan şeyleri değil, elinde olan şeyleri yapma özgürlüğüdür. Hal böyle olduğu içinde irade ve özgürlük, birbiriyle iç içe girmiş kavramlardır. Epiktetos irade ve özgürlük konusunda daha en baştan insanın elinde olmayan şeyleri irade ve özgürlük alanının dışına çıkarmaktadır. (ha öyle söylesene!!) Felsefesinin bütününe bakılırsa, filozofun gerek bedenin gerekse ruhun istek ve ihtiraslarına kıymet vermeyerek bunlardan vazgeçmeyi öğütlemesi özgürlüğün nasıl elde edileceğinin ipuçlarını içerir. Epiktetos özgür iradeyi her durumda kaçınılmaz olan şeylere direnç göstermeden katılacak bir irade olarak tanımlar. Bu teoriye göre insan hareketli bir vagona bağlı bir köpek gibidir. Eğer köpek vagonla birlikte koşarsa ne ala, ancak ona paralel olarak koşmayı reddederse sürüklenerek hırpalanacaktır. Üstelik neyi seçerse seçsin her iki durumda da makinistin vagonu vardıracağı yere gidecektir. Fakat yine de seçim onun olacaktır: yani koşmak veya sürüklenmekten birini tercih edecektir. Bununla birlikte, insanın eylemleri Logos tarafından (Logos, her şeyi ve bütün insanları kuşatan, evrenin işleyişini yaratan ve yönlendiren ve daima var olan sonsuz bir güç) öngörülmüş ve kozmik planın bir parçasını oluşturmasına rağmen, insanlar kendi seçimlerinden ve eylemlerinden sorumludur. (bak şimdi ya!)  İnsanın seçimi, Logos’un yasalarına bağlı olabilir ancak bu, insanların seçimlerinin herhangi bir dış güç tarafından yönlendirildiği anlamına gelmez. İsteyerek yaşama katılmak ya da gönülsüzce sürüklenmek her zaman bireyin kişisel tercihidir.

Onun bu düşünüş şekline göre Logos’un varlığı sebebiyle bireyin eylem alanı sınırlandırılmış olsa da dış dünyayı algılama ve yorumlama konusunda insan tamamen özgürdür. (Ay hele şükür!)  Birinin şartların kendisini değil de dış koşulları yorumlamayı seçmesi onun hayattan zevk almasına yahut kötü bir şeyden acı çekmesine neden olur. Burada iyiyi belirleyen şey olay ve nesnelerin bizatihi kendileri değil bizim onları değerlendirme biçimimizdir. Değerlendirme sübjektif bir konudur. Bu yüzden Epiktetos için özgür istenç ahlakın mutlak koşuludur.

Epiktetos’un sınırladığı özgürlük alanı içerisinde, insan kendi iradesini kullanarak “elinde olan şeyler”in tamamını yapabilir. Ancak bunlardan bazılarını yapıp bazılarını terk etmek için de iradesini kullanması gerekir. Özellikle bazı şeylerden vazgeçmek için güçlü bir iradeye ihtiyaç vardır. İnsan kendi iradesiyle iyi ve kötü arasında bir tercih yapmak durumundadır. İşte bu tercih ve bu tercihin getirdiği yükümlülükler iradenin varlığına bağlıdır. Epiktetos iyi ve kötüyü bütünüyle Proairesis’te görür. Onun Proairesis kavramı ile kastettiği şey elimizde olan şeyleri irade etme ve iyi ve kötü arasında bir tercihte bulunma özgürlüğüdür.

Epiktetos bu önerdiği şeyin hayli zor olduğunu çünkü insanın bedensel ve ruhsal olmak üzere iki farklı doğayı bünyesinde barındırdığını peşinen kabul eder. Bunlardan biri hayvanlarla ortak olan bedeni, diğeri ilahlarla ortak olan ruhudur. Bu iki farklı yapı onu sürekli zıt seçimler yapmaya zorlar.

Epiktetos ruhsal isteklerin ve bedensel arzuların insanın özgürlüğüne engel olduğunu belirtmekle birlikte, insanın doğal ihtiyaçlarının ve bedenin isteklerini büsbütün yok saymış değildir. Bireyin doğal ihtiyaçları, beden ve bedenin isteklerini görmezden gelmek insanın doğasına aykırıdır ayrıca bunları tamamen ortadan kaldırmanın da imkânı yoktur ama filozofa göre bu ihtiyaçlar, hayatın esası değil, ayrıntılarıdır. İnsanın taşıdığı tüm gelgitlere yol açan esas problem bu ihtiyaçların bizim tarafımızdan hayatın esası sanılmasındadır. Epiktetos’un asıl endişesi ihtiyaçların karşılanmasında ölçü ve dengenin kaybedilmesidir. İnsan bu eğilimden vazgeçmeli ve isteklerini iradesi ile kontrol altına almalıdır.

İnsan beden ve ruhun isteklerinden ne kadar kurtulursa o kadar özgür olacaktır. Bu özgürlüğün temel koşulu ise herkesin isteyebileceği şeyleri reddetmeyi bilmek, bunlar için alçalmayı kabul etmemektir. Mesela şöhret veya zenginlik her insanın isteyebileceği bir şeydir bu isteklerde bir beis yoktur. Ancak birinin gölgesi altında, onun kibri ve küstahlığına rağmen bu mevkilere ulaşmaya çalışmak ruhsal bir esareti kabul etmektir.

PEKİ AMA NE YAPALIM?

Epiktetos’un ahlak öğretisine göre insanın özgür bir hale gelebilmesi için bir irade eğitiminden geçmesi şarttır. İnsan yaşadığı sürece yaşamın dayatmalarıyla, aldatmacalarıyla sürekli karşı karşıya gelecek, dolayısıyla yaşadığı sürece kendisiyle savaşını sürdürecektir.

Bu savaş bir bakıma özgür kalma ve mutlu olma savaşıdır. Bu savaşı daha huzur dolu sürdürebilmek için her şeyden önce eşya ve olaylar üzerine düşüncelerini gözden geçirmelidir. Çünkü insanları asıl olarak üzen eşya ve olaylar değil, bunlar hakkındaki arzularıdır. Epiktetos’a göre insan iradeden bağımsız olan iyi ya da kötü hiçbir şey bulunmadığını öğrense ve olayları öngörmeye ya da yönlendirmeye kalkışmayıp yalnızca onları anlama çalışsa ne acı çeker ne de olmayan bir şey için üzülüp şu sayılı günlerini kendine zehir eder. Epiktetos'un bu anlayışına göre, insan bir dramdaki aktöre benzer. Dünya ve dünyanın tarihiyle ilgili bu dramda, insan yalnızca bir oyuncudur. Oyuncu oynayacağı rolü seçemez, dekora, oyunun kendisine etkide bulunamaz. Tanrı ya da akıl ilkesi her insanın bu tarih içinde ne olacağını belirler. Dünya sahnesinde bir tiyatro eserindeki oyuncuya benzeyen insan, hiçbir etkide bulunamayacağı şeyler karşısında kayıtsız kalmak durumundadır. Onun kontrol edebileceği tek bir şey vardır: “Kendi tavrı ve tutkuları.”

Bu oyunun içerisindeki insan bir başkasına kendinden daha iyi bir rol verildiği için kıskançlık duymamalı, makyajı yapan burnunu çirkin gösterdiği için, kendisini aşağılanmış hissetmemelidir. Yani, insan kendisine ne verilmişse onunla yetinmeli, erişemeyeceği, sahip olamayacağı şeyler için, açlık, kıskançlık duymamalıdır çünkü bütün bu duygular onu mutsuz kılar. Öyleyse, yapılması gereken şey, akla uygun olmayan duygular, tutkular karşısında, kişi iradesini devreye sokup bağımsızlığını kazanmasıdır. Bu bağımsızlığa giden yol ise, bilgelikten geçer. İnsan kendisini bu olumsuz duygulardan kurtarabilir de öznel bir duygusuzluk (burada bahsi geçen duygusuzluğun bağlamı doğrultusunda hepiniz tarafından anlaşıldığını var sayıyorum) haline ulaşabilirse, bilge insana özgü olan huzur ve mutluluğa kavuşabilir. Zira, yalnızca bilge insan gerçek rolünün ne olduğunu bilebilir.

İşte bugün bile sıklıkla duyduğumuz her an hepimize öğüt ya da teselli olarak verilen tüm bu bakış açısının tarihte bilinen ilk sahibi şimdilik bildiğimiz kadarıyla Epiktetos’tur. Hepimizin içten içe bildiği şeyleri söyleyen bu bilge adamın mesajı, Stoacıların birçoğu gibi, entelektüellere, yönetici sınıfa değil de ortalama insana yönelmiş fikirlerden tasarlanmıştır.

Bana gelince: İrade kavramının insanlar arasındaki temel kritik farkları oluşturan yegâne unsur olduğunu düşünüyorum.

Tıpkı Epiktetos’un önerdiği gibi irademi geliştirmeyi bunun için de ihtiyaçlarımı daima gözden geçirilmiş olarak rafine tutmayı önemsiyorum.

Birtakım ussal diyetler sonucunda gelişip sağlamlaşan iradenin erdemin yanı sıra aynı zamanda bilgelik getirdiğini de hayran olduğum insanların ortak özelliği olarak tanımlıyorum.

Demem o ki Epiktetos’un önerilerini kulak arkası etmeden ara sıra olsa bile hatırlamakta fayda var. Bana göre bilgelik çok okuyup ukala dümbeleği olmakla değil, tıpkı Epiktetos’un tarif ettiği gibi insanın kendisini doğanın ayrılmaz bir parçası olarak görmesiyle ve doğanın seyrine ayak uydurmasıyla elde edilen bir haslet.

 

 

Yorumlar