Pandemide öğretmen olmak

Pandemi, 7’den 70’e herkesi ve her sektörü etkiledi. Kimileri maddi, kimileri manevi, kimileri bu dönemde hem maddi hem de manevi anlamda bir sınavdan geçiyor. Öğretmenler de her yönden pandeminin ağırlığını hisseden meslek grupları arasında başı çekiyor. Peki bitmeyecek mi ya da hafiflemeyecek mi? Tabii ki bitecek ve tabii ki hafifleyecek. Bu haber için görüşüne başvurduğum birçok öğretmen, sıkıntılı süreci bizzat anlattı ama görüş vermek niyetinden çok dertleşme ihtiyacıydı onların ki… Tabii ki saygı duyup, yayınlamadık. Ama aşağıda görüşüne başvurduğumuz bize yaşadıklarını anlatan öğretmenlere de ayrıca teşekkür ederiz. Bu haberde öğretmenler neler yaşıyor, onlar için ne olursa daha iyi olur, böyle kutsal bir mesleği icra eden öğretmenlerimizin bakış açısında bir nebze olsun farkındalık yaratabilir miyiz diye düşündük. Üç özverili öğretmenin yaşadıklarını anlattı; psikiyatrist İrem Yaluğ Ulubil ise tüm öğretmenlerin psikolojisine iyi gelebileceğini düşündüğümüz tavsiyeler verdi. 

GİZEM SAĞLAM: Ülkemizde birçok meslek çalışanı COVID-19 tedbirleri gereği evden çalışmayı öğrendi. Sanırım Türkiye ‘Home ofis’e hızlı adapte oldu. Bankacılar, muhasebeciler, yazılımcılar, gazeteciler, psikologlar… Şu an aklıma gelen ilk isimler.. Üstelik hem işveren hem de çalışan için memnun edici karşılandı. Ve öğretmenler Mart 2020 tarihinden itibaren teknoloji aletlerimizle evimizde eğitim-öğretim verilmeye başlandı. Öğretim kısmında aksaklıklar yaşansa da anaokulundan üniversite hazırlık kademesine kadar tüm öğrencilere ulaşıldı. Maalesef eğitim kısmına biraz ara verdik. Çocuklarımızı yönlendirmelerimiz sanal oldu. Hissiyat ve duygular, bilgisayar ortamıyla aktarılamadı. Bu sebeple motivasyon düşüklükleri yaşayan öğrenciler, ders anlatım ve çalışmalarından uzaklaştılar… Daha önce hiç online ders tecrübemiz yokken hem ders anlatımı yapıp, hem de ekran arkasındaki yavrulara göz açtırmayan kül yutmazlara döndük. Elbette sınıftaki hakimiyeti ekran başında sağlamak pek mümkün olmuyor. ‘Kameranı aç Azra’, ‘Masaya başını koyma Ege’, ‘Kedinin masanın üstünde ne işi var Zeynep?’ Uyarılarıyla çokça dersi bölmek zorunda kalıyorduk. Tabii ki ödevler ve kontrolleri.. Öğrenciler için ekstra iş çıktı, yaptıkları ödevlerin videolarını çekip öğretmenlerin telefonlarına göndermek veya okul bilişim sistemlerine istenilen formatta yüklemek. Onları biraz yordu. Öğrenci görüşmesi, veli konuşması ve ödev kontrollerinin sürüp gitmesiyle mesai anlayışının kalmaması da ayrı bir sıkıntı. Her branşın ekran başında ayrı zorlukları vardı elbet. Bir matematik öğretmeni olarak dersimin anlatımında ekranda tahta kullanımı için mutlaka grafik tablet yardımı gerekiyordu. Sınıf öğretmenlerinin o küçük yavruları ekran başında tutabilmek için gösterdikleri sıra dışı uygulamalara rast geldim. Müzik öğretmenleri sayesinde online koroya da şahit olduk. Ekran başında yaptırılan egzersiz hareketleri sürekli oturmak zorunda kalan gelişme çağı çocukları için çok güzel bir etkinlikti. Sarılamadık, dokunamadık ama her yoldan devam ettik görüşmeye… Müzikle, resimle, ders anlatımlarıyla, bazen de sadece sohbetle… Kısaca yine öğretmende gördük arada ekranlar da olsa iletişimin devam edebileceğini… 

SUZAN KILIÇ: 18 yıllık öğretmenlik hayatımda böyle bir süreç yaşayacağımızı söyleseler; belki de hiç inandırıcı gelmezdi ama yaşıyoruz işte ve alışıyoruz da… Hatta öğrenciler, bu süreci bizden daha iyi yönetiyor. Ancak veliyle iletişimimiz eskisine göre arttı ve bu durum özellikle çalışan anneleri çok yoruyor. Uzaktan eğitim diye bir kavramı öğrendik. Her gün planlamayı yapıyor ve bilgisayar karşısına geçip, dokunmadan, sarılmadan, ekran karşısında bildiklerimizi aktarmaya sevgimizi, ilgimizi minik kalplere ulaştırmaya çalışıyoruz. Bir yandan kendimiz öğrencilerimize ulaşmaya çalışırken, bir yandan da veli olarak evdeki çocuğumuzu uzaktan eğitimini takip etmeye çalışıyoruz. Hiç kolay bir süreç değil ama fırsata çevirmek için de yeni dünya düzenine uyum sağlamaya çalışıyoruz.

SEMA DEVREN: Pandemide online eğitimin en zor kısmı velilerle cebelleşme kısmı diyebilirim. Sürekli sufle veren veliler, seslerinin mikrofondan duyulmayacağını düşünüyorlar ve komik durumlar olabiliyor. Sonra sanki tüm gün başka zaman yokmuş gibi illa o saatte yemek yedirenler; dondurma yalatanlar diğer çocukların karşısında pirzola kemirenler… ‘Görüntü dondu, ses gitti, internet kesildi, sessizdesin, mikrofonu aç, ekranı aç, chat’tan yaz, görüntü gitti, masaüstünü görüyor musunuz, link var mı?’ tarzı cümleler şimdiki öğretmenin olmazsa olmazları…  

PROF. DR. İREM YALUĞ ULUBİL (Psikiyatrist): Bildiklerimizi, gördüklerimizi açıklamaya, göreceklerimizi de öngörmeye asla yetmediği bir dönemin yolcularıyız. Tanıklık ettiklerimizi belki de gelecek nesiller, bilim kurgu tadında masallar olarak dinleyecek. “Avcı hikayeleri benzeri,” deyip, olasılıkla çoğuna inanmayacaklar… Ama biz yaşıyoruz. Bu dönemde psikiyatristlik yapmak, insanın kendine ‘dürüstlüğünü’ sorgulatan bir durum oldu. Bir dakika önce çocuğuna ‘O kamera kapanırsaaaa…’ tehditleri savurup, her türlü rüşvet, prim, vaat, teşvik ve korkuyu, ikna malzemesi olarak kullanıp, oğlunun eğitimine katkıda bulunurken, diğer taraftan, karşındaki veliye, ‘sakin kalma’nın elinde en büyük koz olduğuna vurgu yapmak fazlasıyla trajikomik. Bu durum eğitimciler için tabii ki çok daha ağır. Bu durumun açık adı ‘sıkışmışlık’. Bir toplumun nefes almasını sürdüren, ışığını söndürmeyen üç meşale vardır: eğitim, sağlık ve hukuk… Bu dönemde sadece öncelikli davaların görülmesiyle galiba hukuk biraz ‘sağa çek’ebildi. Sağlıkçılar ve eğitimciler ise sürekli vites yükseltiyor. Bu durum belki içinde ince bir hazzı barındırıyor olabilir. Sıradışı bir çaba ile başarılanların hazzı… Öğretmen olmak kendi içinde büyülü bir hikaye… Yüz güldürücü her hikaye inanılmaz güçlü yakıttır öğretmenler için. Bir bireyin, öğretmenliği seçmesi için motivasyonunun, bir meslek sahibi olmanın çok ötesinde olduğunu hep gördüm. Kişinin başarma, parlama, ışıklar yaratma ihtiyacını fazlasıyla besleyen bir meslektir. Ürün parlar, emek veren çok daha parlar… Öğretebilmenin, sonuç almanın vazgeçilmez çekiciliği her dönemin gerçeği olmuştur. Ve pandemi… Online eğitim, online hasta bakmak, online müze turu, online alışveriş… Bana yaşamım boyunca hiç sempatik gelmemiştir… En azından psikiyatrist olarak, aynı odada, göz göze olmanın iyileştiriciliğine, terapi odasının büyüsüne hep inanmışımdır. Şüphesiz ki, eğitimciler için de böyle. Öğrencileri itişemiyor, didişemiyor, aşık olamıyor, koşamıyor… Terapi odasının büyüselliği gibi, okulların, sınıfların da iyileştirici, büyütücü etkileri vardır. Herkes birbiriyle büyür. Biliyoruz ki, ‘başarmak duygusu’ yakıtı, neşesi, huzuru öğretmenlerin. Teknik olarak kamera önü performansı, tüm yaş gruplarında 20 dakikadan sonra hızlı bir ivmeyle aşağı iner. Çocukların devam gücünü desteklemek sorumluluğu başlı başına bir yük öğretmenlerimiz için. Çocukları eğitmek, onların dikkatinin lideri olmak, kaygılarını, korkularını yatıştırmak ve bu dönemde kaybolmalarını engellemede ihale öğretmenlerimize kaldı. Hem de akıl almaz şartlar altında. Ailesinde kayıpları olan, çocukların yasını onlarla yaşamak ama sınıfın diğer çocukları için neşeyi, umudu sürekli kılmak yine öğretmenlerimizin öncelikle görevlerinden biri oldu. Disiplini, şefkati, duygusal teması, takım olmayı online sağlamak zor. Peki tüm bu zorluklara rağmen mümkün mü? Mümkün mü, bu süresi biraz, kaotik dönemden bahar iklimli bir şeyler çıkartmak? Evet, mümkün… İnsanoğlunun en mucizevi yeteneği ‘adaptasyon’ yeteneğidir. Ve biliyoruz ki, Marcel Proust’un dediği gibi ‘kalıcılık ve süreklilik hiçbir şeye bağlanmamıştır acıya bile’.. Uzun açık hava yürüyüşleri, bir hayvanın dostluğu… Her ders sonrası 3-4 dakika öğrencilerle hayata dair sohbetler…  Paylaşılan iyi gün planları… Komik günlükler, bu dönemin kaçınılmaz mizahi tarafını da not etmek için… (Mizah onarır, unutmamalı) Kolaylaştıracak bu mümkünlüğü…   

Yorumlar