“Önce kendi dertlerimin şifasını arıyorum”

Kişisel gelişim alanında farklı farklı uzmanlıklar ile çalışan çok insan görüyoruz. Kimini daha yakından tanıyoruz, kimini uzaktan takip ediyoruz. Ve tabii anlattıkları konulardan doğan bazı ön yargılarımız var: “Uzmanı oldukları teknikler onların hayatını gerçekten mükemmelleştiriyor mu? Neden bizim beklediğimiz kadar harika hayatlar yaşamıyorlar? Demek ki söylediklerini kendi hayatlarına uygulayamıyorlar.”

Hadi itiraf edin, en az bir kez birisi için düşündünüz bunu. Peki ya onlar değil de bizim beklentilerimiz ise yanılgıyı yaratan? Bu konuya biraz olsun ışık tutmak için yaklaşık yedi yıldır tanıdığım, gözlemlediğim ve dürüstlüğüne çok güvendiğim bir isme, Regresyon ve EFT Terapisti, Kadın Olmak ve Aşk Ol kitaplarının yazarı Hande Akın’a sordum nereden nereye geldin ve hayat nasıl gidiyor diye. 

Seni 2013 yılından beri tanıyorum. Birçok deneyimine şahit oldum. Kişisel gelişim yolunda ilerleyenler için de güzel ve dürüst bir örnek olduğunu düşündüğüm için bazı sorularım var. 

Heyecanlandım şimdi, biliyor musun? Öncelikle şöyle bir niyet edeyim; burada konuştuklarımız, paylaştıklarımız önce ikimizin kalbine de iyi gelsin, enerji tazelensin, güçlensin, güzelleşsin ve okuyana da güzel farkındalıklar yaratsın. Benim ifadelerim senin güzel kaleminle buluşsun ve şifa aksın. 

Güzel bir niyet oldu… Teşekkürler…

Benim yolculuğumda işte böyle bir niyetle başladı. Radyo Televizyon ve Sinema bölümü mezunuyum. Reklamcıydım, çok da keyif aldığım bir işim vardı. Reklamcılığın o dinamizmi, birçok insanla tanışmak, ortaya konulan şeylerin bir parçası olmak, topuklu ayakkabılarımla, makyajımla tıkır tıkır, şıkır şıkır işe gitmek güzeldi. Şimdi topuklu ayakkabı giyemez bir Handeyim. Sadece televizyon programlarına giderken giyiyorum.

Ne oldu da değişti ayakkabıların? Belki de yolun diye sormam gerekiyor.

Reklamcılıkla vedalaşmam bana göre birtakım mistik olaylarla oldu. 2009’da meditasyon ve yoga ile tanıştım, bu alana dair kitapları yutarcasına okumaya başladım. Bilinçaltı hakkında bilmediğim ne çok şey varmış diye hayret ediyordum. 

Yani durup dururken mi başladın yoksa sen de bir sebeple arayışa geçenlerden misin?

Bütün bu arayışlara girmemin sebebi o sırada yaşadığım bir ilişkiydi. Orada bir aşk hikayesi vardı ama bir açmaz da vardı. O kitaplardan cevap bulmaya çalışıyor, fazla sorgulamadan önüme kim çıkarsa danışmanlık alıyordum. Bir yandan da hafta içi yoğun çalışıp hafta sonu eller havaya eğlenmeye giden, bol içki tüketen, Nişantaşı’nda yaşayan, hani “tiki” dedikleri tiplerdendim. Ama bir özelliğim hep vardı; arkadaşlarım dertleşmek için hep bana gelirlerdi. Yıllıkta bile yazar “okulumuzun Güzin ablası” diye… Sonra benim için çok önemli bir şey oldu. Eski bir arkadaşımın eroin bağımlısı olduğunu öğrendim. Zaten hep organizasyon yapmaya, insanların bir araya getirmeye yatkın bir Kova burcuydum. Bu arkadaşımdan gelen yardım çağrısı üzerine harekete geçtim. Ailesinin hiç haberi yoktu. Öyle bir oldu ki arkadaş grubumuzda birimiz onun babası, birimiz annesi, birimiz ağabeyi oldu. Ben de kardeşi oldum. Bu tedavi sürecinde de bilinçaltının, çocukluk döneminin ne kadar önemli olduğuna dair bilgileri iyice fark etmeye başladım. Onun aldığı tedavi yöntemi bir bağımlıyı ancak başka bir bağımlı iyileştirebilir yaklaşımıydı. Yani terapisti de eski bir bağımlı idi. Aynı psikoterapiste ben de gitmek istedim, kabul etti. Ben sırf meraktan gidiyorum aslında, bir sorunum olduğunu düşündüğüm için değil. 

“SEN NASIL BİR KADINSIN SORUSU İLE SARSILDIM”

Sanırım burada ilk yüzleşme geliyor. 

Evet, aynen öyle… İlk seansa gittim, bana tatlı tatlı bir soru sordu: Evini anlat, nasıl yaşıyorsun? Başladım anlatmaya, üniversiteyi kazandığımda babam ev tuttu, hala o evde tek başıma yaşıyorum, reklamcıyım diye. Evin nasıl, diye sordu. İki oda bir salon. Düzenli misin? Düzenliyim. Evi tarif etmemi istedi.  Başladım anlatmaya, bir küçük oda var, orası benim odam, bir de büyük oda var, orası yatak odası, annemle babam gelince yatıyorlar ve bir de salon. Annemle babam o sırada iş nedeniyle Adana’da yaşıyorlardı. Hala sık sık geliyorlar mı, diye sordu. Gelmiyorlardı. Sen niye büyük odada yatmıyorsun diye sorunca ben kalakaldım. Sonra hemen arkasından sen nasıl bir kadınsın, diye sordu. Böyle yerimde sarsıldığımı hatırlıyorum. Ben de hemen ona sen nasıl bir kadınsın, dedim. Bak dedi, çok zekisin, hata yapmamak için soruyu sen bana soruyorsun, hata yapmaktan korkuyor musun? Böyle balyozları ardı ardına indiriyor.  Sonra bir gün bir arkadaşım evime geldi ve burası anneanne evi gibi dedi. Bir baktım, gerçekten öyle… Sonra önce evi sonra içini değiştirdim ve bu sırada hayatımda da değişimler olmaya başladı. Hafta sonları eller havaya yapan Hande meditasyonlara, yoga derslerine gitmeye başladı. 

“GAZETEDEKİ HABER YÖNÜMÜ DEĞİŞTİRDİ” 

Sen bir de inanılmaz gezgin ruhlusun, o zaman da seyahat ediyor muydun?

Evet o zaman mistik seyahatler de başladı. 2010 yılıydı, meditasyonlarına katıldığım kişi Hindistan’a aralık ayında bir gezi organize ediyor. Nasıl gitmek istiyorum, içimde kelebekler uçuşuyor ama ajanstan bir ay nasıl izin alacağım, parayı nasıl ayarlayacağım diye düşünüyorum. O sırada bir meslek büyüğüm olan Deniz Kunkut, zaman hızlı geçiyor, sen gerçekten ne yapmak istiyorsun diye sordu, bana hayattan beklentilerimi sorgulattı. Cevabımı hatırlıyorum. Ben insanların mutlu olmasını istiyorum. İnsanları desteklemek için bir şeyler yapmak istiyorum ama ne yapacağımı da bilmiyorum. Onun yanından çıktım, eski patronum Nuri Bey’e kahve içmeye uğradım. O da bana işinden çıkartılan, koçluk eğitimi alan ve artık koçluk yapan birinden bahsetti. Belli sayıda koçluk seansı tamamlaması gerekiyormuş. Sen de meraklısın tanıştırayım sizi dedi. Kabul ettim ama o kadar yoğun çalışıyorum ki unuttum sonra. Bir pazar sabahı annem kahvaltıya gelecek. Hadi dedim gazete alayım, hoşuna gider. Daha o zamanlar gazete ve televizyonu takip etmeyi bırakmıştım ve annem beni eleştiriyordu. Aldım Hürriyet Gazetesini, geldim eve. İnsan kaynakları eki vardı, orada tam bir sayfa yaşam koçluğu ile ilgili haber gördüm. Tam okuyorum, Nuri Bey aradı, sana bahsettiğim kişi yanımda diye. Sonuçta randevulaştık. Gittim, bir saatlik çalışmanın sonunda ofise döndüğümde koçluk üzerine eğitimleri araştırıyordum. İki hafta sonra başlayacak bir eğitime hemen kaydımı yaptırdım. 

Hangi koçluk eğitimiydi?

Uluslararası Koçluk Federasyonu’nun onayladığı bir koçluk programını bitirdim. Kendi hocamdan da o sırada koçluk almaya başladım. Koçluk kağıdıma yazdığım ilk şey şudur: 40 yaşımdan sonra yaşam koçluğu yapacağım. Kırkıma kalmadan başladım. Bir festivalde ilk kez insanların karşısına geçip koçluğu anlattım, kartvizitimi dağıttım. Çıkışta da kotumu giydim ve doğru havaalanına gittim. Ver elini Hindistan… Çok iznim vardı, hepsini aldım ve bir ay boyunca Hindistan’da kaldım. Dönüşte artık reklamcılık yapamayacağımı biliyordum. 

“FİL PASTA MESAJIYLA İŞTEN AYRILDIM”

Şimdi insan şunu düşünüyor. Böyle pat diye işi gücü bıraktığına göre onun tuzu kuru… Biz nasıl yapalım, faturalar var, kira var…

Hiçbir garantim yoktu. 10.10.2010 tarihinde katıldığım meditasyonda kolaylıkla ve tüm yasal haklarımı, tazminatımı alarak işten ayrılmaya niyet etmiştim ve ayrılmam hayırlı ise bir fil göreyim demiştim. Aynı gün birkaç saat sonra yeğenimin doğum gününe gittim, pasta kocaman bir fil şeklinde! Onca spiritüel çalışmadan sonra helalleşerek ayrılmanın önemini de kavramıştım. Patronuma, “Her şey için çok teşekkür ediyorum. Lütfen hakkınızı helal edin. Ben de helal ediyorum ve tazminatımı almak istiyorum” dedim. Hiçbir şey demedi. Telefona uzandı, finans direktörünü aradı ve biz ayağa kalktık birbirimize sarıldık. Hindistan dönüşü tekrar görüşmek istediler ama ben kararımı vermiştim. 

Bu tekrar çağrılma da sanki hayatın seni test etmesi gibi olmuş. 

İnsan verdiği radikal kararın arkasında gerçekten durmak istiyor mu? yoksa korkularına kapılacak mı? gibi testler oluyor sanki. Ben kararımın arkasında durdum ve 2011 yılını tamamen eğitimlere ayırdım. Regresyon, EFT, Reiki, metafizik, aklınıza ne gelirse… Bir yandan da ufak ufak koçluk yapmaya başlamıştım. Şimdi diyeceksin ki bunlara nasıl para yetiştirdin. Bir yandan koçluk yapıyorum ama yeni başlamışım. Arkadaşlarımdan borç alıyordum. Sonra reklamcılıktan arkadaşım Derya, evde seans yapmak yerine, kendi ofisindeki bir odayı kullanabileceğimi söyledi. Gittim gördüm ve bayıldım. Göz göze geldik Derya ile, “Ofisin çok güzel, yüksek tavanlı, ağaçları görüyor, tam merkezde Nişantaşı’nda, harika” dedim. “Bu senin ofisin olur yakında” dedi. Öylesine gülüştük, arka odaya bakmaya geçtik. Girdiğim oda, festivalde yaptığım sunumda, koçluğu tanımlamak için kullandığım fotoğrafın aynısıydı! Bunların gerçekten tesadüf olmadığını düşünüyorum. Kendi yaratımlarımızı yaparken sonra onları sembollerle yaşamımızda görüyoruz, fark ediyoruz. İşte onu fark ettiğin an manevi bir güç manevi bir huzur bütün benliğini sarıyor. Gözlerinden yaşlar süzülüyor. 

Tatlı nokta (sweet point) diyorlar sanırım o ana…

Evet, o tatlı nokta. Orada çalışmaya başladım ve hakikaten iki ay sonra Derya başka ofise taşınmak istedi, ben ofisin tamamına geçtim ve Ben Zamanı orada bir merkez haline geldi. 

Neden Ben Zamanı adını kullandın?

Benden koçluk alan yine reklamcılıktan arkadaşım Tülin, “Bu bana ayna tutan bir çalışma oldu. Kendimi duydum, dinledim. ‘Me time’ bu” dedi. Ne kadar güzel bir tanımlama, Ben Zamanı dedim. İnsanlar yaşam koçuna gidiyorum demesinler, Ben Zamanı yaratıyorum desinler istedim. Çünkü yıllarca reklamcılık yaparken benim hiç ben zamanım olmamıştı. Sonra da beni duymak, beni dinlemek, beni tanımak, keşfetmek için kendime o zamanı yaratmanın ne kadar elzem olduğunu fark etmiştim. Sonuçta o güzel ofiste beş yıl boyunca gitmek istediğim eğitimlerin hocaları ile tanıştım, onlara kendi merkezimde eğitim vermeleri için alan açtım, ben de o eğitimleri alma şansına sahip oldum. Bir de üstüne para kazandım. Ama büyük paralar olarak düşünmeyin, çorba kaynıyordu. Beş yılın sonunda önemli bir farkındalık yaşadım. 

Bir dönüm noktası daha…

Evet. Ailemin Büyükada’daki evi satılmıştı. Dedim ki ben artık istediğim, huzur hissettiğim yerde oturacağım. Kendime yeni bir ev düzeni kuracağım. Arnavutköy’e taşındım. Denize sıfır bir ev, önümdeki bankta ise evsiz bir adam yatıyor. O evsiz adam bana orada sessiz sessiz durarak aslında yaşamın çabasızsa da akabileceğini gösterdi. Fark ettim Ben Zamanı derken bana yine Ben Zamanı kalmamış. Daha basit yaşamaya karar verdim. Ama egom nasıl tutunuyor oraya, Nişantaşı’nda kişisel gelişim merkezim var, ondan fazla eğitmen var, nasıl kapanır? diye. Ben kişisel gelişim alanında üniversiteyi o ofiste okudum diyebilirim. Ama kapattım ve daha butik çalışmaya başladım. 

“KOVA BURCUYUM VE KOVAMI DOLDURMAYI SEVİYORUM”

Seni tanıdığım için biliyorum ki eğitimlerin hala tam gaz devam ediyor. Aile konstelasyonu devam ediyor, psikoloji yüksek lisansı yapıyorsun. Duyduğun yeni eğitimlere de merakla yaklaşıyorsun. Böyle olması gerektiğini mi düşünüyorsun yoksa bu senin çok meraklı olmandan mı kaynaklanıyor? 

Ben çok meraklı bir Kova burcuyum ve kovamı farklı farklı sularla, çakıl taşlarıyla dolduruyorum. Öncelikle kendi dertlerimin şifasını arıyorum. Kendi ilişkilerimin, maddi zorlukların çözümünü arıyorum. Çok yola giriyormuşum gibi gözükse de aslında oradaki rehberim kalbim. Bazen de bakıp çıkıyorum. Bana regresyon terapisi evet çok uydu çünkü orada duygular var. Bence duygular bizi bütün varlık aleminden farklılaştıran unsur. 10 yıl oldu ve orada uzmanlaştığımı bugün göğsümü gere gere söyleyebilirim. On yılın sonunda bir danışanımın, aile konstelasyonu için bizi başkalarına yönlendirmek yerine neden siz aile konstelasyonu yapmıyorsunuz diye güçlü bir soru sorması üzerine ben de kendime sordum. Araştırmaya başladım, kalbim oraya akıyor mu diye baktım ve iki yıl önce eğitime başladım. 

Tüm yöntemler birbirini tamamlıyor sanki, buna katılıyor musun?

Evet, bir yöntem bir yere kadar kapıları açar, ilerletir ama ondan sonra bir başkası gerekebilir. Ben bugün seninle buluşmak için otobüse bindim, indim, vapura bindim, sonra yürüdüm. Bir sürü araç kullandım. Bu araçları vakti zamanı gelince yerinde kullanmak kıymetli ve değerli. İnsan çok boyutlu çok katmanlı bir varlık. Ağlıyoruz, üzülüyoruz, acı çekiyoruz, gülüyoruz, neşeleniyoruz. Bütün bunları farklı enstrümanlarla, tadını alarak yaşayalım. Çünkü bence bu hep devam edecek. 

Uygulamalı Psikoloji Yüksek Lisansı yapmayı niye istedin?

Hakikaten niye istedim? Bir dakika, düşüneyim. İlk başlarda annem söylüyordu. Tabii annem söyleyince bende direnç oluşuyordu, otoriteye direnç. Sonra o direnci fark edince dedim ki annemi mi cezalandırıyorum, kendimi bir şeyden mahrum mu bırakıyorum? Araştırmaya başladım. Hiç param da yok. Yine mistik şeyler oldu, Konya’ya mistik bir yolculuk organize etmiştim, hemen para yatıranlar oldu, gittim kayıt oldum; Hz Mevlana ve Şems’ten onay ve destek geldiğini hissederek…

Hayatı böyle nasıl okuyorsun? Okuduğun hep doğru çıkıyor mu?

Her zaman çıkmıyor tabii. Geçenlerde 11.11 tarihinin gazına gelip iyi araştırmadan bir ihaleye girdim. İhale bana kaldı ama hesaplar tutmadı, para kaybettim. Aslında ilk etapta kaybettiğimi zannettim. Sonra ihaleden aldığım kiralama hakkımı başka bir şeye vesile olması için aldığımı fark ettim. Ve param bana geri döndü. Buradaki macera hala devam ediyor, ben de heyecanla izliyorum. Evrenin şakaları, tatlı sürprizleri bitmiyor. 

“BAZEN GERÇEKLİĞİ KAYBEDİYORUM AMA ONDAN DA ÖĞRENİYORUM”

Bazen kendimizi çok mu kaptırıyoruz acaba bu işlere?

Tabii, tabii. Ben epey kaptırıyorum kendimi. Hatta böyle gerçekliği kaybetmek adına kaptırıyorum. Ama demek ki o anda ona ihtiyacım var. Deneyimlerden öğrendiğim çok şey oluyor. O öğretinin kıymetini parayla ölçemem. O da aslında olan güzeldir kafasına geliyor. 

Şimdi uygulamalı psikoloji okurken önceki eğitimlerinle karşılaştırdığında bazı psikologların kişisel gelişim alanına dair eleştirilerine hak veriyor musun? 

Egomuz var, senin alanın benim alanım diye ayırıyoruz. Bence pastayı paylaşmak yani yaşama dair kaynaklarımızı, gelir kaynaklarımızı paylaşmaya dair bir korkumuz var. Yani yokluk bilinci… Herkes değil ama bazı psikologlarda bu bilinçten kaynaklı eleştiriler olabilir. Zamanında bu eleştiriler bana da geldi. Yaptığımızın arkasında eminlikle duruyor muyuz? Adanmışlıkla yaptığımız işi, aşkla sürdürüyor muyuz? Önemli olan bu bence…

Kişisel gelişim alanında hatalı çalışan, zarar veren insanlar yok mu?

Çok var. 

Bu nasıl çözülebilir?

Danışan bilinçli olmalı. Danışmanlık alacağı kişiyi bir kere alıp başının üstüne koymayacak. Eşitiz bilinci ile oraya gidecek. Danışmanlık veren kişi bildiği kadarıyla yolumuza ışık tutabilir. Bu ışıktan faydalanacağız. Ama yürüyeceğimiz yolu kendimiz yürüyeceğiz. O kişi eğitim almış mı, nereden almış, aldığı eğitimleri kendi hayatına uygulayabilmiş mi, orayı idrak edebilmiş mi, ben bunlara bakıyorum. 

Kendi hayatına uygulayabilmiş mi dediğin nokta aslında hassas bir nokta. Hande ilişkiler için eğitim veriyorsun ama ilişkin yok diyen olmadı mı yıllarca sana?

Olmuştur elbette… Bence başarım buradan geliyor zaten… Bir kişinin neden ilişki yaşamadığını, ilişkide ne gibi zorluklar yaşadığını, ilişkiye nelerin engel olduğunu kendimden, deneyimlerimden öğrendiklerimden biliyorum. Bu enerji olarak hissedilebilecek bir şey. Bereket bilinci anlatan biri bir köşkte oturmuyordur ama bolluğun bereketin bilinciyle yaşıyordur ve öyle davranıyordur. Bu hissedilir. Görünen ile hissedilen arasında fark var.  

Yani ölçümüz, kriterimiz bankadaki para ya da kişinin görünen ilişkisi olduğu sürece galiba yanılıyoruz. Kendi hayatımızda da orada yanılıyoruz. Nereden ölçmek lazım, duygudan mı?

Bence ölçü gönülde yaşayabilmek. Gönülden vermek, gönülden hissetmek, o gönül alanının zenginliği… O bir hal… Mesela sana baktığımda o gönül alanında yaşadığın hali gözlerinde görebiliyorum. O bir enerji yani, onu böyle somutlaştıramıyorum. Sadece his, şuramda hissedebiliyorum. Öyle bir şey. 

Bazen düşe kalka da doğru adresler bulunabiliyordur. Çünkü sonuçta biz travmalarımızla bilinçaltı kalıplarımızla yüzleşiyorsak bazen ilk seçtiğimiz rehberler bize sert deneyimler de yaşatabilir mi?

Benim çata çat ters düştüğüm hocalarım oldu. Sohbetine katıldığım, eğitimlerine gittiğim ama büyük hayal kırıklığı yaşadığım kişiler de oldu. Dönüp bakınca o hayal kırıklıkları gerçekten Hande’nin büyüdüğü noktalar. O yüzden onlara çok teşekkür ediyorum. Tatlı tatlı bizi kollayıp koruyan, kanat geren kişi hoca değil ki. Belki de seni çaresiz bırakan, suçlayan, suçlu hissettiren, üzen, hayal kırıklığı hissetmene neden olanlar gerçek hocalar. Sevgililer, eşler, eski eşler, arkadaşlar, aile üyeleri de öyle. Yani seni üzdüğü nokta aslında güçlendiğin ve büyüdüğün nokta.  Yani zorlayanlar belki de çok daha usta öğretmenler. 

KİŞİSEL GELİŞİME OLAN ÖNI İLE YAKLAŞTIKLARININ FARKINA VARMALARINI GÖNÜLDEN DİLERİM

Kişisel gelişimi hep tatlış tatlış sandıkları için eleştirenler var. Halbuki en azından kendimden biliyorum ki yüzleşmeler hiç kolay şeyler değil. Bu alanı çiçek, böcek, kelebek zannedenlere nasıl tarif edersin bu yolculuğu?

Bir kere önyargı ile yaklaştıklarının farkına varmalarını gönülden dilerim. Çünkü hiçbir şey deneyimlenmeden hissedilemiyor ve anlaşılamıyor. Bir bardak su gelse o suyu içene kadar görüntüde su olduğuna inanırız ama belki de sek rakıdır. O nedenle önce deneyimlemek lazım. Bunun için de cesaret gerekiyor. Belki cesareti olmayan birine dediğin gibi gelebilir bu alan. Ama o kişi aslında gizli bir korkusu olduğunu, yüzleşmekten kaçındığını fark etse…  Girersin bakarsın, bana uydu uymadı dersin, sonra başka bir yere bakarsın. Tek bir deneyimle değil, sonsuz deneyimle bunu yaşarsın. Kişisel gelişim farkındalıkla, duygulara temas ederek, gizemli yönlerini keşfetme kısacası; iyi hissetme yolculuğudur. Şimdilik böyle tarif ederim, belki yarın başka bir şey söylerim. Durmadan değişiyoruz, bilinçlerimiz genişliyor çünkü… Sen başka bir şey mi sormuştun? Ben aldım başımı gidiyorum.

Aksine, doğru soruda ilerliyoruz. Mesela aile sırları ile yüzleşme meselesi var. Yapılabildiğinde şifası büyük ama saklama uzmanı olan bu toplumun bireyleri için hiç kolay değil… Sen böyle yüzleşmeler yaşadın mı? 

Çok güzel soru. Benim kendi hayatımda böyle o kadar çok şey var ki. Mesela ABD Arizona’da Celebrate Your Life diye bir etkinlik vardı. Meraklıyım ya buradan kalkıp dünyanın bir ucuna gittim ve orada ben öyle bir deneyim yaşadım ki! 17 yaşında beni terk eden bir sevgilim olmuştu. 17 yaşındaki o Hande o kadar kırılmış, acısını öyle gömmüş ki erkeklere dair bir sürü inanç kalıbı oluşturmuş. Ben asıl meselenin o günkü ortam, o günkü olay, o günkü kişiyle ilgili değil, daha da geçmişimde olan temel bir olayla bağlantısını keşfettiğimde dünyanın bir ucunda hüngür hüngür ağlamıştım.

Bunun için ta Arizona’ya gitmişsin.

Olay orada açığa çıktı. Çünkü koşullar orada öyle şekillendi. Yani bunu fark etmem gereken yer, başka bir yer de olabilirdi bilmiyorum. Bu oraya denk geldi. İyi de oldu çünkü çok masraflı bir seyahatti, değmiş oldu. O konuyu Arizona’da dönüştürünce Türkiye’ye döndüğümde o eski sevgilimle helalleşme yaşadık. 20 küsur yıl sonra!  Ve beni terk edişinin gerçek nedenini öğrendim. O sırrı öğrenmek bana çok iyi geldi. Hiçbir şey benim sandığım, kendimi 20 küsur yıl boyunca inandırdığım gibi değilmiş. Hakikat başkaymış.

Bunun gibi bir sürü hikayemiz var. Bir sürü şeylere kendi bakış açımızla inanıp kendimize eziyet ediyoruz. 

Mesela küçükken benimle hep anneannem ilgilenirdi. Annem sanki ortada yoktu. Annem beni yeterince sevmiyor dişe düşünüyordum ve annemle çatışmam çoktu. Sonra bu yolculuklarda, bu yüzleşmelerde kalpten gönülden kendimi ifade etmeye başlayınca annemle öyle bir noktaya geldik ki benim bildiğim annemle hiç alakası olmayan bir annem varmış. Ve o anne iyi ki benim annem diyebiliyorum şimdi. Babamla da öyle oldu. Anne ve babalarımız kişisel gelişim yolculuğunda en büyük hocalarımız. Bunu takip eden eşler, sevgililer, partnerler, sonra çocuklarımız. Ardından yakın dostlarımız, arkadaşlarımız, patronlarımız, çalışma arkadaşlarımız geliyor. Yani mezuniyet yok.

"KANITIM YOK AMA GÖNÜLDEN HİSSEDİŞİM VAR"

Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşının Makedonya’da ataları ile buluşmasına şahitlik ettin, takipçilerinle de paylaştın. Sonra neler oldu, arkadaşının hayatında değişimler gözlemlemeye başladınız mı? 

Muhteşem bir kavuşmaya; atalarla, köklerle buluşmaya şahitlik etmek beni derinden etkiledi. 1 Ocak 2021 yılın ilk günü yaşadığımız bu mistik deneyimden tam 10 gün sonra arkadaşımın hayatında yıllardır kangren olmuş, onu epey yormuş, maddi, manevi zorlamış bir durum çözümlendi. Büyük değişim yaşadı. Kendisi ne kadar hissediyor bilmiyorum ama enerjinin oturması da biraz zaman alıyor sanki… Çok kısa sürede atalarından, ata topraklarından aldığı güç bana göre bu çözümlenmede etkili oldu. Kanıtlayabilir misin dersen buna bir kanıtım yok. Ancak; gönülden bir hissedişim var.

Atalarla buluşmak insanların hayatında neden önemli? 

Çünkü onlar olmasa biz olmazdık. Varlığımıza vesile atalarımız. Ve çoğumuzun atası, özellikle bu coğrafyada savaşlardan, göçlerden, hastalıklardan, yokluklardan geçip hayatta kalabildiyse eğer ve en kıymetli hazine; yaşamı aktarabildiyse nesillere… Bu ne büyük bir mucize! İdrak etmek gerekiyor bence… Hayat yaşadığımız pek çok deneyimin tamamı… Ve atalarımızın da yaşamdaki deneyimleri, yetenekleri, duyguları, huyları da enerji olarak varlığımızda canlı! Bunun farkındalığı ile onları onurlandırmak, bir nevi helalleşmek çok kıymetli. 

Gücümüzü yaşamda bir ağaç gibi köklerimizden alırız. Yargısız bir zihin, gönülden sınırsız sevgiyle ataları bize hiçbir katkıları olmadığını düşünsek bile, bize sadece yaşamı aktarabildikleri için onların önünde saygıyla eğilmeliyiz. İşte bu da insanın sınırsız sevgi boyutunda olanı olduğu gibi kabul edebilmesiyle mümkün. 

Atalarımızın hikayelerine hangi konularla bağlantılı olarak bakabiliriz?

Hayatımızda anlam veremediğimiz kısır döngüler, sebepsiz hissettiğimiz yoğun duygular, işlerimizin, ilişkilerimizin çıkmazda olması aile köklerimizde yaşananlarla bağlantılı olabilir. Nesilden nesile aktarılan bir hastalık için bile bugün bilim genetik diyor. Ancak bu genetik hastalıkların neden, nasıl olduğuna dair bir açıklama şimdilik yok. İşte bu bağlamda atalarımızın hikayelerine bakmakta fayda var. Çünkü aile konstelasyon sistemi der k; sırlar açığa çıktığında tüm aile sistemi şifalanır. Çok boyutlu, çok derin bir alan… Bu sebeple de bana göre çok önemli…

Atalar deyince neyi anlamalıyız? Hayatta olmayan atalarımız ile buluşmak için önerin nedir?

Atalar deyince aile soyumuzda olan herkesi anlayabiliriz. Anne ve baba tarafımızdan geriye doğru giden yaşamda olan ya da olmayan anneanne, babaanne, dedeler, nineler, büyük dedeler ve onların anne ve babaları, kardeşleri, çocukları vb. 

Atalarımız ile buluşmak için onların yaşam hikayeleri hakkında bilgilenmek, bu hikayeleri onurlandırmak önemli. İnancınız doğrultusunda dua edebilirsiniz, kalbinizde onlara sevgiyle bir yer verdiğinizi ifade edebilirsiniz. Onlara ait bazı eşya ve fotoğrafları yaşam alanınızda bulundurabilirsiniz. Çeşitli ritüeller yapabilirsiniz. Mesela bizim kültürümüzde ölmüş yakınlarımızın ardından dua edilir, helva kavurulur ve dağıtılır. Ağaç dikmek de onlar adına doğada bir nefes olur. Ayrıca; ata topraklarını ziyaret ederek orada köklerinizle bağlandığınızı hissederek meditasyon yapabilirsiniz.

Ben Zamanı diye başladın, Biz Zamanı Zamanı gelmedi mi? Nasıl biz olacağız?

44 yaşıma geldim, “ben” oldum mu daha hala bilemiyorum. O yolun yolcusuyum. Ama en azından niyetim ve gayretim biz olma, bir olma yönünde. Gerçekten zorlanıyorum. Hani bu kadar eğitime gittim, bu kadar şeyi deneyimledim yine de zorlanıyorum. Tek avantajım kolay vazgeçmeyişim. Biz olmak, bir olmak yolunda gönülden bir gayretle ilerliyorum. Zaman zaman kaytarıyorum, kaçıyorum. Ama yine dönüyorum, yola giriyorum. 

“DOĞRU FORMÜLLE HER ŞEY MÜMKÜN”

Senin MÜMKÜN mesajın ne olur?

Her şey mümkün. Gerçekten her şey mümkün. Nasıl mümkün? Hemen formüle edelim: Gönülden bir niyet, bütünün hayrını istemek, üzerine düşeni yapmak üzere harekete geçmek ve akışına bırakmak yani teslimiyet… Bu formülle her şey mümkün.

Yorumlar