Oluyor öyle şeyler…

Hani denir ya, insan yaratılmışların en üstünüdür diye… bence bu yalan, büyük yalan. İnsan yaratılmışların en karışığıdır, deseler, kabul edebilirdim ama üstünlük? Bu şeye benziyor, “Sen beni gençken görücektin.” 42 yıldır insanım, daha bir numaramı görmedim. Keşke insan hep ergenlik döneminde kalsa. Oralar güzeldi, herkes ve her şey kusurluydu ama sen, sen mükemmeldin. Kimse seni anlamıyordu çünkü zekâları yetmiyordu çünkü en zeki sendin. Çirkinsen güzellik gereksizdi, şişmansan zayıflık aptallıktı, senin dışında ve sana benzemeyen her şey bozuk ve sen bi’tanesin… Her şey yalan gerçek sensin gelirse dert senden gelsin, efsane bir dönem. Düşünsene her şeyi anlıyorsun, her zaman haklısın, ha çok mu üzerine geldiler odana gidip kapını kapatıyorsun, dünya da oracıkta kapılarını kapatıyor. Çok güzel konsept.  

KAFA ÖNEMLİ

Ama sonra başka bir dönem başlıyor. Çark, tersine dönüyor. Bu defa, senin dışında ve sana benzemeyen her şey harika ama sen? Sende bi’ bozukluk var, tam olman gerektiği gibi değilsin. Bir süre idare ediyorsun (ve kabul bir ömür mevcut haliyle idare edebilen acayip insanlar da var, neyse o kalıyor, 40 yıl Almanya’da kalıp bir kelime Almanca öğrenmeyen Bayburtlu amcalar gibi… Özüne sadık, öyle bir iyi hissetme hali, onları tenzih ediyorum) ama sonra gitmiyor. Bir bakıyorsun, hep aynı yerlerde takılıyorsun. Halbuki tanısalar çok sevecekler ama onlar gibi değilsin ve bunu sen de biliyorsun… Şu gelmiyor aklına, onlar benim gibi değiller… Ben onlar gibi değilim kafası var ve bu kafa çok acayip, insanı rezil de ediyor vezir de. Sonra işte bir şekilde değişim dalgası geliyor, dalga dediysek, dip dalga. Saçını kestirmek, salonun şeklini değiştirmek gibi değil. Çünkü burada muvaffakiyet sorunu var, büyük bir açık, bir çıkmaz… Gidip saçını kestirip görüntünü değiştirmen 1 saatlik iş, yakışırsa ne ala yakışmazsa kökü sende; yine uzatırsın ama içini değiştirmek, içinin de kökü sende ama ne kök, ne kök! Ah içini değiştirmek çok acayip. Ben kaçtır deniyorum, olmuyor. Tam bu defa oldu, diyorum, olmamış oluyor. Bir “Hayır,” demeyi öğrenmek için neler çektim, öğrendim mi? Hayır! Kendime gelince hayır, onlara gelince “Olur. Tabii. Hallederiz. Elbette. Seve seve. Tamam. O iş bende…”

Halbuki o an, yani artık hangi uygulamada derman arıyorsam, o an orada her şey aklıma yatıyor, “Hee,” diyorum, “demek bu bundan.” Uygulayıcı (bu aralar kolaylaştırıcı da diyorlar, eğer bunun köfte yapanı olsaydı kesin alırdım) yumuşacık sesiyle sana sorular soruyor, “Şimdi o 6 yaşındaki halini karşına al, ona ne derdin?” Bu kısımda bana hep gülmek geliyor. Ne diyeyim, “Boşuna korkma, annen zaten vazoyu senin kırdığını biliyor ama yüzlemiyor,” diyesim geliyor ya da “Salondaki vitrinin üzerinde sadece babanın eski faturaları duruyor, çıkmak için hiç boşuna uğraşma.” Yine de insan onca yıl sonra çocukluğunu karşısında görünce ne diyeceğini seçemiyor, özel bir şey olsun istiyor. Bu biraz şeye de yarıyor, hani çok saçmadır bilirsin ama işte her şeye inanacak, her şeyden medet umacak haldesindir ve bir yola girmişsindir. Diğer yandan hani mağazada tezgahtar seninle ilgilenince illa bir şey almak zorunda hissedersin ya, ona benziyor, kolaylaştırıcı seninle ilgileniyor, bu yüzden ne olsa yapacaksın, saçma, komik ya da tuhaf da gelse, yapmalısın hem zaten para da verdin, bari kalkıp oynayayım.

O ZAMAN DANS!

Bir şekilde tatlı bir zaman yarılması oluyor. Böyle o an karşında yeni bir zaman penceresi açılıyor, inan olsun zihin her şeye muktedir, “Biliyor musun,” diyorsun çocukluğuna, “sen olmasan yapamazlardı. Bok gibi kalırlardı. Bunu sana söylemeyecekler çünkü farkında bile değiller, baksana kopmuşlar zaten… Ama ben, ben bunu sana söyleyebilirim çünkü bilmediğin şeyler var ve ben, onları biliyorum. Sen, her zaman elinden gelenin en iyisini yap ama kendin için yap, böyle biri olduğun için yap. Onları boş ver.” Ah, hani inanmıyordun, hani dalga geçmiştin, hani çok saçmaydı. Bir bakıyorsun bir de ağlama geliyor. İpin ucunun kaçtığı yer. Sonra içinde bir müzik çalıyor, çocukluğun ve sen el ele “Boş veeeer,” dansı yapıyorsunuz. Hicranlı şarkılarda neden oynandığını anlıyorsun o zaman, Ankara’nın Bağları mesela nasıl hazindir ama deli gibi oynarsın, çünkü dengelemek gerekir… Beyninin bir yarısı sözleri çözümleyip kahrolurken diğer yarısı ritme kapılmak ister ve neşe kazanır, sen de oynarsın. Çünkü bu böyledir. İnsan “Boş veeeer,” demeye muhtaçtır. Hele boşa koyunca dolmuyorsa… Doluya koyduğunda almıyorsa çare: Boş Veeeer dansı, deneyin bak, bana dua edeceksiniz.

Devam edecek…

Not: Bu yazının başındaki resmi görünce âşık oldum ve kendime avatar yaptım. Aynı ben, aynı. Bana çok olur… Bir an, o kadar “bana öyle gelir” ki… İşte aslansın sanıyorsun, kuş çıkıyorsun. Tamam abi kuşum ben diyorsun bir bakıyorsun öteki orada uzanmış yatıyor… Ve biliyorsun, aslan da yattığı yerden belli oluyor. Yükseldim bak şimdi yine…

 

 

Yorumlar