f
Esas özgürlük evrenle, yıldızlarla bir olmaktır

Sosyolog, yoga eğitmeni ve yazar Defne Suman ile her kitabının ardından mutlaka bir röportaj yaparım. Bu sefer de geleneği bozmadık, tek farkla… Güzel bir kitap kafede değil, Zoom uygulaması üzerinde buluştuk.

Bir diğer fark da üzerine konuştuğumuz konulardı aslında. Bugüne kadar çoğunlukla geçmişin, hem toplumsal hem ailevi sırların hikayelerini yazan Defne Suman, bu sefer geleceğe gitti ve bir distopya kaleme aldı: Yağmur’dan Sonra.

Distopya, anti-ütopya anlamına geliyor. Anlayacağınız hikâye hayallerimizin aksine gelecekte baskıcı bir yönetimin hüküm sürdüğü bir ülkede geçiyor. Ama mesele bununla da bitmiyor. Dünyada büyük bir salgın var, üstelik üçüncü kez deneyimlenen ve insanlığın sonunu getirmek üzere olan bir salgın.

İşin en ilginç yanı ise Defne Suman’ın bu hikâyeyi korona gerçeği henüz hayatımıza girmeden önce yazmaya başlamış olması. Evet, önceden yazdı ve sonrası hakkında da ipuçları veriyor.  Ya bu salgınlar devam ederse, ya insanlık dünya üzerinden yavaş yavaş silinecekse ya tüm bilgilerimiz dijital karadeliğe gidecekse? Tüm bunlar olurken biz ne yapacağız? Hepsini konuştuk.

Yanlış hatırlamıyorsam Emanet Zaman’ı yazarken aslında başka bir hikâyeye başlamak istemiştin ama kitabın bir kahramanı zorla kendini yazdırmıştı. Şimdi de Covid 19 salgını gelmeden sen salgınla ilgili bir kitap yazmaya başladın. Neler oluyor bu aşamalarda, sezgilerin nasıl çalışıyor merak ediyorum.

Bu salgının geleceğini kesinlikle öngörmüyordum. Emanet Zaman 100 yıl önce İzmir’de geçiyordu. Onun bir aynası, öbür tarafı, simetrik karşılığı olacak 100 yıl öncesi ve 100 yıl sonrası gibi bir şey vardı aklımda.  Bir de Büyükada'daki Eski Rum yetimhanesi beni çok cezbeden bir binaydı. Fikir ilk kez onun yanından geçtiğim bir gün düştü aklıma. Ama Kahvaltı Sofrası’ndaki gibi ayrıntılar ile mekânı vermeyeyim, biraz bulanık olsun ama ben yazar olarak burada geçtiğini bileyim dedim. Böyle başladı… Tabii bu fikir aklıma düşünce gelecekte geçen romanları hızlıca tekrar okudum. Ishiguro’nun Beni Asla Bırakma kitabı… Gelecekte mi geçiyor tam bilmiyoruz ama sonuçta gerçekçi unsurları olan bir kitap değil. Ya da Margaret Atwood’un hem Damızlık Kızın öyküsü hem onun devamı olarak çıkan Ahitler kitapları. Onlardan bağımsız olan Antilop ve Flurya. Bunlarda tarihi geri sarınca anlıyoruz ki büyük anneleri, büyük babaları bizim şimdi yaşadığımız zamanda yaşamışlar. Özellikle Margaret Atwood’un kitaplarında salgın hep var. İnsan zihni geleceği, salgını düşünmeden kurgulayamıyor.

Hollywood filmlerinde de hep bir salgın olur.

Tabii ki… Mesela Bruce Willis ve Brad Pitt’in oynadığı 12 Maymun (1995) adlı film beni çok etkilemişti. İnsan eliyle üretilen bir virüs vardı ve biraz da çevreci sebeplerle, insan ırkı çekilsin ve şu gezegen tekrardan bir nefes alsın ve tekrar yaşamı başlatabilsin gibi bir hikâyeydi. Ben de burada biraz öyle düşündüm ama virüsün nasıl çıktığını biraz ucu açık bıraktım. Ancak ana fikir olarak, şu insan soyu bir tükensin de gezegen bir nefes alsın fikri alttan gidiyor. Buradan yola çıktım ve o sırada salgının ortaya çıkacağı belli değildi.

Yetimhanenin yakınından geçiyordun ve…

Yaz sonuydu… 2019'un Eylül'ü ya da Ekim'i gibi.. Adada yürüyordum, yetimhanenin yanından geçtim, sonra notlarımı almaya hemen başladım. Lider, yeni bir ülke, çocuklar, ebeveynsizlik, ebeveynsiz büyümek… Aile yerine çocuğu devlet büyütürse, Devlet Ana ve Devlet Baba olursa ne olur diye düşünüyordum. Üstüne korona gelince, yeterince depresyonda olduğumuz için çok da dokunmak istemedim. Küçücük bir müdahale yaptım. Hep “Salgın” diye geçiyordu hikâyede, büyük harfle… Onu “Üçüncü Salgın”a çevirdim. Yani bu birinci imiş, ondan sonra ikinci olmuş, bir de üçüncüsü olmuş, dünya nüfusu gittikçe azalmış ve üçüncüye geldiğimizde zaten nüfus olarak iyice azalan insanlık bitiyor.

Defne Suman

Sezgisel tarafa geri dönersek, orada neler oluyor aslında onu merak ediyorum.

Böyle hani uyku ile uyanıklık arasında bir alan var ya, bir sürü fikir tam orada geliyor. Dün gece de tam uyuyamadım ve o arada gezinirken ne uykuya dalabiliyor ne tam uyanıkken yine bir sürü harika fikir geldi. Mesela onları şimdi düşündüğümde bulamıyorum. Ya hemen o anda not etmem lazım ya da hatırlamak için bir ucunu tutmam lazım. Sezgiler de bana kalırsa o alanda çıkıyor. Yani sezgilerimizin hepsi dışarıdan gelmiyor da zaten içimizde olan bilgiye eriştiğimiz kimi anlar var. Bir tanesi de uyku ile uyanıklık arası. Benim için bir tanesi de yazarken…Acaba şimdi bu metaforu buraya koysam, şu karakter bunu simgelese gibi düşünerek değil de kalemin ucuna gelen cümleleri bıraktığım zamanlar… Yoga sırasında yine bir ara alan olarak tarif edebileceğim, uyku ile uyanıklık arasındakine benzer anlar var.

Öyle şeyler oluyor ki mesela bir cümleyi yazıyorum sonraki cümle daha noktayı koymadan aklıma geliyor. Harika bir cümle, çok mutluyum o cümleyi bulduğum için ama “Harika bir fikir, buraya çok yakışacak” diye müdahale ettiğim için akışı kesiyorum, araya ben giriyorum aslında. Tam olarak olan bu… 

Bugüne kadar sen hep bildiğimiz, yaşanmış hayatın içinden bir şeyler yazıyordun. Şimdi distopik denilen türde yazdın. Evet geçmişle geleceği karşılıklı aynalamak istediğini söyledin ama buna eklemek istediğin bir şey var mı?

Bir de şu var… 2019’u öykü yazmaya adamıştım. Kendimi öykü alanında eğitmek, elimi alıştırmak istiyordum,bir sürü de öykü yazdım ve inşallah bu sene çıkacak öykü kitabım. Yağmurdan Sonra da o kitabın öykülerinden biri olacaktı. Yani o niyetle başladım aslında. Öykü olduğu için dedim ki çok araştırmaya girmeyeyim, bir oturuşta okunduğu gibi bir oturuşta yazılsın, en azından taslağı. O yüzden biraz da kolaya kaçmak diyelim buna. Emanet Zaman’da bir satır yazardım, bir sonraki satır için beş gün araştırma yapardım. Burada araştırmadan bağımsız bir özgürlüğüm olsun istedim. Ne olabilir özgürlük, en iyisi gelecek olabilir. Çünkü her şeyi yazabilirsin, geleceğe istediğini koyabilirsin, kimse de sana bu mantıklı değil diyemez. Araştırmaya gerek olmasın, daha çok diliyle, hikayesiyle, karakterlerle ilgileneyim dedim.

“HEPİMİZ HEP DERİNE İNEREK KENDİMİZİ ARIYORUZ”

Hikâye aslında gelecekte gibi görünse de ben içinde bugüne dair çok güzel mesajlar gördüm. Sorgulamadan kabullenenler, her şeye rağmen bir yol bulanlar… Ve şöyle düşündüm; ne olursa olsun, dünyanın sonu da gelse bazı temel şeyler hiç değişmiyor sanki. Ne düşünüyorsun bu konuda, insan hiç mi gelişmiyor?

İnsan özünde hep aynı kalıyor. Ye, Dua Et, Sev kitabında güzel bir anekdot vardı. Kamboçya'dan kaçıp dünyanın farklı yerlerinde sığınmacı olarak başvuran insanlara, mülakatlar sırasında psikolojik destek için “Size nasıl yardımcı olabilirim, en büyük sorununuz nedir?” gibi sorular soruyorlar. Dünyanın en büyük ıstırabını çekmiş bu insanların hemen hemen hepsi gönül dertlerini, küçük kıskançlıklarını anlatıyorlar. Olabilecek en büyük kötülüklerle yüzleşmiş bir halkın güvenli bir yere geldikleri zaman ilk önce dert ettikleri şey yine kendi içlerindeki meseleleri, kendi egoları ile olan savaşları. Bunun evrensel olduğunu düşünüyorum. Yine bütün mistik akımlara bakıyoruz. 2500 yıl önce çıkmış Budizm’e, 3000 yıl önce çıkmış yogaya ya da tasavvufa bakınca hep “ben”in “öteki ben”in üzerine çıkma çabası var. O açıdan insanlık gelişmiyor belki. Yani gelişmek ne demek? Hepimiz hep derine inerek kendimizi arıyoruz. Derine inemediğimiz zamanlarda mutsuzuz.

Senin duyguları çok iyi aktardığına inanıyorum. Burada da Kaya'nın aşkı, kıskançlığı, güvensizliği bana çok geçti. Ne olursa olsun dünya yıkılsa da duygular yıkılmaz diyorsun adeta… Ben salgınları, dünyanın sonunu falan bıraktım, bu çocuk niye böyle diye düşündüm hep.

Sanırım bizim programlanmış zihnimiz bu şekilde çalışıyor. Dediğim gibi yani 2000 yıl öncesinde yazılmış bir şeye bakıyorsun, mitolojiye bakıyorsun, aynı hikâyeyi anlatıyor. Gerçi zaten insanın gezegendeki tarihine baktığımızda göz kırpması kadar bir süre, evrenin tarihi ile kıyaslandığında. O yüzden neden çok değişelim ki? Geçen süre uzun değil gelişmemiz için.

Şöyle de bir şey fark ediyorum aslında bu hikâyede. Dijitalleşmekten bahsederken bir robotlaşma yok senin hikâyende. Her şey dijital ama insan yine insan kalmış.

Emanet Zaman’ın karakterleri 100 yıl önceden bugüne baktıklarında belki bizim robot olacağımızı düşünüyorlardı ama robotlaşmadık. Kanlı canlı ve bütün duygularımızla hayata devam ediyoruz, hayata asılıyoruz, üzülüyoruz, acı çekiyoruz. Neden 100 sene sonra bu böyle olmasın? 300-500 sene sonra neden böyle olmasın? Dediğim gibi o ana programlama bence değişmiyor. İnsanın tasarımı sabit kalıyor. Hep onun derinini kazmaya çalışıyor insan çağlar boyunca.

Piyasa ekonomisinin ilk teorisyeni Adam Smith’ten hatırlıyorum bunu ki ben ekonomiden iki defa çaktım üniversitede ama bir şey kalmış demek ki. İnsan diyor, duygusal bir varlıktır. O yüzden bütün ekonomi, bütün piyasa duygular üzerine kuruludur. Bunu, iktisat dünyasının ilk kuramını kuran kişi söylüyor. Bütün kararlarımız duygusal. Onu neden yaptın, bunu neden yaptın diye sorduğumuzda hep duygusal cevaplar çıkacaktır, kabul etsek de etmesek de. Ben oraya gitmeye çalışıyorum. En mantıklı insanın bile   -aslında kendini mantıklı tanımlayan insanın bile- aslında biraz daha geride duygusal sebepleri var.

Gelişme yolu da buradan geçiyor değil mi? Bir insan gelişmek istiyorsa eğer iş güç, para, mal mülk değil, duygularını tanımak üzerinden hareket ettiği zaman gerçekten gelişmiş oluyor.

Öyle… İçindeki incinebilir parçayı tanıyıp, evet ben bunu tanınma isteği ile yapıyorum, ben bunu ilgi açlığım yüzünden yapıyorum, ben bunu yapıyorum çünkü sevgiye muhtacım ya da yalnız kalmaktan korkuyorum, güvende hissetmiyorum dediği zaman… Duygularımızın ve davranışlarımızın altını kazandığımız zaman bunlardan bir tanesi çıkacaktır. Ya korku çıkacaktır ya açlık çıkacaktır ya bir mahrumiyet çıkacaktır.

“BENİM TABAĞIMA DÜŞEN LOKMA BU…”

Hikayende güneş puslar ardında, su leş gibi, gıda yok, kitap yok, sinema yok. İnsan okurken “Allah’ım gelecek böyle olmasın, ben bunu engellemek için ne yapabilirim?” gibi kaygılara kapılıyor. Omzumuzda bir yük hissediyoruz.  Özellikle bu röportajı okumayı seçen insanlar bu hassasiyetteler bence. Böyle bir gelecek olmaması için bireysel olarak ne yapabiliriz?

Ben bu konuda biraz pesimistim, hiçbir şey yapabileceğimize inanmıyorum. Bu gelecek, gelecek. Çok büyük bir şey yapacağımıza inandığımız zaman, “100 yıl sonra parlak güneşi ve renkleri görebilmek için çalışmalıyız” dediğimiz zaman hiçbir şey yapmıyoruz. Bu o kadar grift bir gaye ki…  İnsan kendi kendini bence sabote etmek için bu kadar büyük bir amaç belirliyor kendine. O yüzden diyorum ki yüzyıl sonrası böyle olacak muhtemelen. 100 yıl önceden bugüne bakılsa insanlar ağlardı gezegenin şu haline. Balık yok, yediğimiz hiçbir bitkinin topraktan aldığı mineral yok vesaire. Yüzyıl sonrakiler de bir şekilde yolunu bulup yaşayacaklar. Bizim bunu değiştirebileceğimize de inanmıyorum ama herkesin önüne birtakım misyonlar düşüyor. Bu ileride büyük değişken parça olacak mı olmayacak mı diye düşünmeden bu görevi yerine getirmeliyiz bence.

Mesela ne olabilir?

Mesela karşına göçmen genç bir kadın çıkıyor ve kağıtlarını alması için ona yardım ediyorsun. Senin tabağına düşen pay bu. Düşünmüyorsun bu ileride ne işe yarayacak, bu gezegeni nasıl etkileyecek, milyonlarca mülteciden bir tanesine benim yardım etmem mültecilerin sorunlarını çözecek mi çözmeyecek mi diye… Ama benim tabağıma bu düştü. Ben bu insanla karşılaştım, o zaman oradan yürüyorum. Ya da bir şey tırmalıyor benim içimi. Geridönüşüm benim içimi çok tırmalıyor mesela, her şeyi muhakkak geridönüşüme atıyorum, camları ayrı bir yere koyuyorum, pilleri tek tek ayırıyorum, bunlarla uğraşıyorum. Sonuç olarak onların hepsi aynı yere gidiyor diyorlar. Bu bir şeyi değiştirir mi dünyada bilmiyorum ama benim içimi tırmaladığı için benim tabağıma düşen lokma bu.

Çok güzel söyledin. Bu insanı rahatlatan da bir şey, o yük duygusu gidiyor, bu sefer daha keyifli bir şeye de dönüşüyor.

Evet, işte yogada karma ve dharma denen bir şey var. Karma kader; karşımıza çıkan insanlar, başımıza gelen olaylar... Dharma ise bizim bu hayattaki görevimiz. Yani aslında o kaderin negatif unsurlarını elimine edeceğimiz fırsat dharma. Karşıma bu insan çıktı ve ben bu yolda yürüyeceğim, başıma bu geldi ve makas attı hayatım ve o zaman o makasta, o yeni rayda ilerleyeceğim. Bu gerçekten insanın sırtından yük alıyor çünkü çok da bir şey seçemediğimizi hatırlatıyor bize. Seçmek zorunda olduğumuza inanmak sırtımıza büyük bir yük getiriyor. Sürekli “O zaman doğru mu yaptım, böyle mi gitmeliydim, öyle mi gitmeliydim, öyle gitseydim daha mı iyi olurdu” diye düşünüyorsun. Ama şimdi geçmişe bakan herkes diyor ki “Evet bir seçeneğim yoktu aslında, geçmiş tam da yaşanması gerektiği gibi yaşandı.”

Teşekkür ederim, bana da iyi geldi bu. Senin kahramanlarının Kibel Ana, Artemis Ana, Kayra Ana gibi isimleri, Göksel Yemin diye törenleri var. Nasıl geldi o isimler?

Burada biraz sosyolojik mühendislik yaptım, 100 yıl sonrasını düşündüm. Bir toprak, bir coğrafya düşündüm, o coğrafyanın zaten şu anki haliyle iç savaşa çok yakın olduğunu tahayyül ederek iç savaş sonucunda üçe bölünmüş olduğunu düşündüm. Bizim adanın olduğu yer Lider’in Ülkesi’nde kalıyor. Liderin Ülkesi kendine kültür politikası olarak Orta Asya ve Anadolu medeniyetleri arası bir şey belirliyor. Biraz baktım Orta Asya Türkleri nasıl yaşarlarmış, neye inanırlarmış. Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar isimli kitabında benim çok sevdiğim bir kısım vardı. Çok da uzun ama ben çok severim o kısmı tekrar tekrar okumayı. Orta Asya’da geçer ve oradaki gençlerin hayatını anlatır komik komik isimler ve komik komik terimlerle. Ondan da biraz esinlendim. İşte Kibele, Artemis gibi isimler Anadolu medeniyetlerinden geliyor. Bir de doğadan gelen isimler var Yağmur, Yaprak, Bulut, Toprak…

“ÖLÜMÜ KÖTÜ BİR ŞEY OLARAK DÜŞÜNMÜYORUM”

Kaya ömrünün son günlerinde sürekli kimin okuyacağını bilmediği anılarını yazıyor ve şimdi biz onları okuyoruz. Bunu metaforik olarak bir umut olarak almak istedim kitabın o karanlık atmosferin içinde. Öyle mi?

Ben ölümü kötü bir şey olarak düşünmüyorum. Belki bu yoga terbiyesinden gelen bir şey. Nihayetinde hapsolduğumuz, bizi tutsak eden şey bu vücut ve bu vücuttan kurtulduğumuz zamanlar, özgürlük olarak tasvir edilir. Nihai amaç aslında ruhu bu vücuttan kurtarmaktır. Yazarken bunun okur için çok pesimist bir görüş olacağını fark etmedim. Benim kafamda aslında Kaya'nın ruhunun vücudundan çıkması ve o şaman kadın tarafından öte alemlere taşınması sahnesi özgürlük sahnesiydi. O yüzden bana sorarsan kitap zaten çok umutlu bitti. Ne bu gezegen ne bu vücut ne bu hayat… Dert ettiğimiz şeyler aslında o kadar ufacık şeyler ki… Esas özgürlük evrenle, yıldızlarla bir olmaktır. Böyle mistik bir açı vermeye çalıştım ama tabii herkes yogacı olmadığı için tam anlaşılamadı.

Senin o açılımını anlamamış olsam da Kaya'nın hikâyesi bize ulaştığına göre ölümsüz bir şey var duygusu bana geçti. Sanıyorum asıl amaç bu.

Orada da bir oyun yapmak istedim aslında birazcık. Küçük bir yeğenim var, Alman yazar Michael Ende’nin Bitmeyecek Öykü adlı kitabını okuyor. Şöyle bir oyun vardır öyküde; kitabı okuyan kişi kahramana müdahale edebildiğini fark eder. Bu beni çok heyecanlandırmıştı dokuz yaşında kitabı okurken. Oradan geldi aklıma… Kaya'yı izleyen biziz aslında ve Kaya bir şekilde zamanlar ötesinde bir okura gidiyor. Neden zamanı tek çizgi olarak düşünüyoruz. Orada ve sürekli bizimle konuşuyor ve bilmeden de aslında geçmişle konuşuyor. Einstein üzerinden konuşalım, zaman öyle başı ve sonu olan bir şey değil, devamlı sarmallı ve dolayısıyla Kaya'nın bize konuşuyor olma ihtimali çok yüksek.

 “BİR ÖRGÜT GÖSTER Kİ HEP İYİLİK YAPMIŞ OLSUN”

Şimdi Yola Çık örgütüne geleceğim. Örgüt iyi bir örgüt mü? İyilik yapmaya çalışırken içeride yine yanlış bir şeyler mi oluyor? Burayı bilerek mi böyle ucu açık bıraktın?

Şunu soralım; iyi bir örgüt diye bir şey var mı? Diyelim ki iyi bir örgüt var ama kimine göre terörist kimine göre özgürlük savaşçısı... Bir örgüt göster bana ki tarihte hep iyilik yapmış olsun ve her taraftan olağanüstü kahraman görünsün. Muhakkak birileri için terörist, öbürleri için kahraman olacaktır. Yola Çık da böyle bir şey. Her örgütün içinde mutlaka pislik de olur, özgürlük savaşı da olur.

 Bizim çocuksu tarafımız bu masalın içinde onun iyi bir örgüt olmasını istiyor.

Şu anda bile bize özgürlük vadeden bütün örgütlerimize bakalım, bir sürü pis işi de beraberinde yapmak zorundalar. Yani bir taraftan evet insanları diyelim çok baskıcı bir rejimden kaçırıyor ama bir taraftan da o baskıcı rejimle muhakkak alttan giden birtakım pazarlıklar var. Yola Çık örgütü de öyle; bir taraftan baskıcı bir rejimden çocukları kaçıran, bir taraftan çocukların iç organlarını satan bir örgüt.

Bir kahraman var kitapta, liderin yanında görünüyor ama sona doğru bakıyoruz ki tam öyle değilmiş. En göz önünde olan aslında orada tam bir inançla olmayan kişi olabiliyor. Bunu nasıl açıklıyorsun?

Bu kahramanımız Lider’in ülkesini liderle beraber kurmuş. Bir kadın ve bir erkek olarak ümitlerle kurmuşlar. Hakikaten yani bir de böyle bir şey var; bütün ülkeler iyi niyetlerle kuruluyor ve sonradan kirleniyor. Bu ülke tabii ki ikisinin hayal ettiği gibi olmamış. Kim bilir ne pazarlıklarla Liderin Ülkesi de o ilk çıkıştaki saflığını, iyi niyetini yitiriyor. Devlet fikrinin bir erkek fikri olduğu, ataerkil bir fikir olduğu, o yüzden kurtuluşun, yani o saflık demeyelim ama özgürlüğün, baskıdan uzak bir yaşamın ancak kadınların kurduğu bir sistem içinde devam edebileceğini anlayan ve devletten çekilen bir kadın figürümüz var. O, kendi düzenini kurup oradan hayalindeki ülkeyi yaratmaya çalışıyor. Tabii bir taraftan liderle yakın ilişki içerisinde, bir taraftan liderin gittiği baskıcı, karanlık yönü görüp onun karşısında başka yol bulmaya çalışıyor.

 “DÖNÜŞÜM ANCAK SİSTEMİN İÇİNDEN GELEREK OLABİLİR”

Kadınlara gelmişken… Kadın meselesinde de hiçbir şeyin değişmediğini ama yine bir şeyleri değiştirmeye çalışan da bir kadın olduğunu görüyoruz hikâyede.

Dediğim gibi bu baskıcı, patriarkal düzene karşı çıkmaya çalışanlar, tüm kadınlar, tüm feministler anlamalıyız ki bu ancak sistemin içinden gelerek olabilecek bir dönüşüm. Sistemin dışına çıkıp ona karşı durdukça sistemin kendisi daha da agresifleşiyor, iyice kuduz bir yere gidiyor. Kibel Ana, Artemis Ana gibi anaların içeriden dönüştürmeye çalışmaları tek yol gibi geldi bana. Bu çocuklara Lider’in dikkatini çekecek gibi değil ama göz ardı edebileceği kadar da bir özgürlük yaratarak... Artemis Ana onlara kitaplar okuyor ve bir ruhları olsun, ruhları beslensin istiyor. Yani kadınlar göze batmadan gençleri o baskıcı sistemin içinden çıkarmaya çalışıyorlar.

Barınak da iyi bir yer diyemeyeceğim ama insanın ruhunu besleyebileceği ve özgürlüğü tadabileceği bir yer. Bu dünya düzeni içerisinde kendilerini en çok gerçekleştirecekleri yer de orası. Orada böyle bir çelişki kurmak istedim. Sonrasında “özgürleşen” Yağmur ve Kaya, özgür dünyada barınaktaki kadar mutlu olamıyorlar.

Şu dijital kara delik gerçek olsa neler olabileceğini bu kadar detaylı düşünmemiştim. Okurken içim cız etti. Dijitale karşı durmak da anlamlı gelmiyor diğer yandan. Sen ne düşünüyorsun?

Çok da fazla yapılacak bir şey yok. Margaret Atwood’un Ahitler kitabındandır dijital karadelik. Ona bir selam çaktım. Bir süre sonra internetin şu anki gibi pervasızca kullanılabileceğine inanmıyorum. Çin örneği var mesela, Rusya var. İnternetlerini nasıl küçücük bir alana sıkıştırdılar. Çin'in kendi Facebook'u var, bizim Facebook'u kullanamıyorlar. Böyle böyle internet özgürlüğümüzün iyice kısıtlanarak işte önce ülkeler bazında, sonra iyice kısıtlanarak sadece kontrol amaçlı olarak kullanılabileceğini söyleyebiliriz.  Kitapta dijital karadelik kuzeyde, uzak bir adada yaşayan hackerlar tarafından yaratılıyor. Çünkü korkunç bir kontrol mekanizması haline geliyor ve hackerlar interneti yok ediyor. Biraz özgürleştirmek amacıyla… İnsanları devlet veya piyasa kontrolünden kurtarmak için yapıyorlar bunu. Benim hayalimdeki dijital kara delik aslında böyle bir şeydi.

Aslında şu anda da algımız kontrol ediliyor haberlerle, sosyal medya ile…

Kitap bittikten sonra baştan sona tekrar okuyunca fark ettim ki yalan ve hakikat hikayesi oldu. Her şey aslında bugünün hikayesi. İnandığımız her şeyin yalan olma ihtimali ya da bir yanılsamanın ürünü olma ihtimali çok yüksek. Nedir hakikat, bu bilgi bu bombardımanı içinde? Kaya, Lider’in Ülkesi’ndeki bir barınakta büyüyor. İnandığı her şeyin doğru olduğunu düşünüyor. Korona patlamadan hemen önce Türkiye-Yunanistan sınırına yığılan mülteciler hikayesi vardı. İşte Yunanistan sınırı açmıyor Türkiye'de gidin açacaklar diyor. İki ülkenin haberleri arasında o kadar büyük bir fark vardı ki bizim burada aile savaşı çıktı çünkü eşim Yunanlı. O diyor ki hiçbiri savaştan kaçan mülteci değil, herkes ekonomik göçmen, Avrupa Birliği'ne girmeye çalışıyorlar. Ben Türkiye'deki medyayı takip ettiğim zaman “Yunan askeri vuruyor” diye görüyorum. Burada öyle bir şeyin sözü bile geçmiyor. Birbirimize girdik. İkimiz de gidip oraya görmezsek gerçeğin ne olduğunu bilemeyeceğiz.  Ama Türkiye'de bilmem kaç milyon insan o gerçeğe inanıyor, Yunanistan'da bilmem kaç milyon insan bu gerçeğe inanıyor. Ve nedir gerçek aslında?

 Yağmur diyor ki kitapta, “Herkes kendine efsane”…

Biraz yoga öğrencilerimi düşündüm bunu yazarken. Çünkü herkes kendisini anlatmaya başladığı zaman sanki en büyük dertler onların başından geçiyor, eşsiz bir şey yaşıyorlar. Olumlu anlamda demiyorum, genelde acıları, dertleri, sıkıntıları var. 15 senedir yoga hocalığı yapıyorum, o kadar aynı hikayelerle dönüyor ki aslında. Ama her yeni öğrenci efsane gibi anlatıyor kendi başlarından geçenleri.

Bunları o kadar efsaneleştirdiğimizde derdimiz de artıyor değil mi?

Öyle oluyor.  Çok eşsizleştiriyoruz kendimizi, sanki benden başka kimse onu yaşamamış gibi. Oysaki dışarıdan baktığım zaman prototipleri bile aynı, biliyorum ben artık. A tipi, B tipi, C tipi efsaneleri diye... Anlatma artık bana, ben cevabı biliyorum ilk cümleden diyorum.

 Peki öğrencilerini bu haldeyken bunu nasıl söylüyorsun?

Genelde önemsizleştirmeye çalışıyorum derdi, bir de onu susturmaya çalışıyorum. “Tamam anladım” diyorum ama yine devam ediyor konuşma. Saygısızlık değil, sonuna kadar saygı göstererek bu derdin bu kadar önemli bir şey olmadığını hissettirecek bir şekilde yeniden cümleyi kuruyorum.

Kaya’nın hayatının son günlerini yaşadığı topraklar bana biraz da senin Tayland günlerini anımsattı.

Bu benim çok uzun zamandır yazmak istediğim ve hala da doymadığım, daha da yazmak istediğim bir konu aslında. Üç sene kesintisiz Tayland'da yaşadım ve yaşadığım yıllar boyunca da çok da gezdim. Lahos'un iyice kuzeylerine çıkınca artık Lahos bile diyemeyeceğimiz birtakım kabilelerin yaşadığı dağlarda gezdim. Üç yıl olmasına rağmen neredeyse 30 yıla yakın bir tecrübe gibi benim içime yerleşti, hayallerime yerleşti orası. Ne zamandır istiyordum oralarda geçen bir şeyler yazmak. Kaya'nın hikâyeyi yazdığı yer Lahos'un kuzeyinde, Çin sınırına yakın dağlarda benim gittiğim, “hill tribe” denilen dağ kabilelerinin yaşadığı yer.

Hikayende medeniyetin en az ulaştığı yerlerin salgının en son ulaştığı yerler olduğunu görüyoruz.

Evet. Ben gittiğimde 2000'li yılların başıydı. Lahos turizme daha yeni açılıyordu. Ben de bu köylere ilk gidenlerden bir tanesiydim. İnanılmaz bir manzaraydı. Bir iki gece de kaldım orada. Kitapta muhtar diye yazdım ama aslında muhtar değil kabile reisiydi tanıştığım. İnsan toplulukları neredeyse 19. yüzyıla kadar büyük çoğunlukla böyle yaşadılar. Hayvanları, ektikleri iki üç tane ürünleri, “sağdım, kestim, yedim”, böyle bir yaşamları vardı. Aslında modern insanın macerası 200 yıllık bir şey insanlık tarihine baktığımız zaman. Mecburen, kaynaklar tükendiği için muhtemelen o ilk en sade yalın halimize döneceğiz gibi.

Her röportajımızı sonunda konuğumuzdan bir mümkün mesajı istiyoruz. Mümkün deyince sen ne düşünüyorsun? Sence neler mümkün?

Her şey mümkün. İlk söyleyeceğim şey bu. Bütün kaderciliğime rağmen, seçimleri bizim yapmadığımıza inanmama rağmen, her şeyin mümkün olduğunu da biliyorum. Ama çok sağlam bir inanç gerekiyor her şeyin mümkün olacağına inanmak için. Hayalleri gerçekleştirmek mümkün, yine çok sağlam bir ateş olması lazım içeride. İnsan ateşini beslerse hayaller mümkün.

Kitap kapağı fotoğraf: Ali Kazma

 

Yorumlar