f
Jung ile kişilik arketiplerimize yolculuk-1

Bu yazımızın konusu analitik psikolojinin kurucu babası, “kolektif bilinçaltı”, “haberci rüyalar”, “eşzamanlılık” ve “içedönüklük / dışadönüklük” gibi kavramların yaratıcısı, ana dalı olan psikolojiyi evrimleştirirken yaşamış olduğu deneyimler sayesinde metafizik, simya, semboller, mitoloji ve doğaüstü olaylarla da ilgilenen ve varoluşun görünen fiziksel gerçeklikle sınırlı olmadığını anlatan, dünyanın en büyük psikiyatr ve mistiği Carl Gustav Jung.

Jung üzerine konuşulacak konular, yazılacak yazılar bitmez; hatta sırf “Kırmızı Kitap” üzerine bile başlı başına bir yazı dizisi hazırlamak gerek. Şimdilik psikoloji dünyasına kazandırdığı en çığır açıcı kavramlardan birisi olan, kattığı farkındalıklarla bireysel aydınlanmamıza da katkı sağlayan “Kişilik Arketipleri”ni konuşacağız.

Arketipler, insanlık tarihi boyunca yaşanmış evrensel deneyimlerimizin bir bütünü olan kolektif bilinçaltına yerleşmiş kalıtsal kodlarımızdır. Kişinin dili, dini, ırkı, kültürü ne olursa olsun evrensel olarak hepimizin paylaştığı kişilik arketipleri, izlediğimiz her dizi ve filmden, okuduğumuz her romana, Tarot kartlarından antik yazıtlara, hatta bilgisayar oyunlarına kadar insanın olduğu her yerde karşımıza çıkar. Bir nevi kişiliğiyle temsil olan insan varlığının özünü oluşturur.

Jung, çalışmaları boyunca sembolizme çok önem verdi. Ona göre tarihte, sanatta, rüyalarımızda, dil ve dinlerimizde sürekli olarak bilinç ve bilinçaltı seviyesinde sembolizmi kullanıyor ya da ona maruz kalıyoruz. Hatta kendisi muhtemelen Konfüçyüs gibi dünyayı sembollerin yönettiği fikrine de katılıyordu. Arketipleri de kişiliğimizin sembolize edilmiş hali olarak düşünebiliriz.

Jung’un temel olarak aldığı dört arketip var; Persona, Gölge, Anima / Animus ve Öz.

Gelin hepsine yakından bakalım.

PERSONA: BENLİK MASKELERİMİZ

Bir kadın hayal edin; evde anne, işyerinde yönetici ve apartmanda komşu. Bu kadının sahip olduğu her üç rolde de farklı karaktere bürünerek davranmasını bekleriz. Ekibindekilere çocuğu gibi ya da komşusuna yöneticisi gibi davranmasını garipseriz. İşte dış dünyaya uyum sağlarken toplumsal açıdan kabul edilebilir olduğu için taktığımız bu “benlik maskelerimiz” bizim personalarımızdır. Bir ortamda gerçek benliğimizle değil, birbirimize benzer şekilde davrandığımız kişiliğimizdir ve biz bu rolleri bilinçli ya da bilinçsiz olarak sürekli kullanırız. Ancak kişi taktığı bu maskelerden birini çok fazla sahiplenip bunu kimliği haline getirmek için benliğinden uzaklaştığında bu onda içsel çatışma yaratacağından üzerine çalışılması gereken sağlıksız bir psikoloji yaratır.

GÖLGE (SHADOW): BASTIRMA AMA FARK ET

Herkesin öfke, utanç ve endişe kaynağı olan, dışarıya yansıtmadığı bir yanı vardır. Jung’un deyimiyle bu onun karanlık tarafı yani gölgesidir. Bir nevi insanın hayvansı yanının temsili; psikolojiye ilgisi olanların anımsayacağı Freud’un “id” kavramının benzeridir. Gölgemiz bizim hem yıkıcı hem de yaratıcı enerjimizin kaynağıdır; en muhteşem sanat eserleri de en acımasız planlar da gölge yanımızın yansımasıdır. Evrimsel teoriye göreyse bu tarafımız doğada hayatta kalmamızı sağlayan gücü bize verendi ve insanlık var olduğundan beri bu arketip de var. Sosyal bir varlık olan insanın toplumsal yönünün sürdürülebilmesi için ise onda persona ve gölgenin dengeli işleyişi gerekir. Kişi gölgesini bastıramadığı durumda içinde bulunduğu toplum için ilkel, içgüdüsel ve tehlikeli hale gelir. Örneğin birçok ülkede hala yaş, eğitim, cinsiyet, gelir düzeyi fark etmeksizin devam eden şiddet, taciz, tecavüz gibi eylemler gölge yani id seviyesinde kalmış, güdülerinin hapsinde hapsolmuş, kirli, kör ve gelişememiş zihniyet davranışıdır. Bu kadar aşırıya kaçmasa da gölge tarafı bilinçte baskın olan ve sıklıkla ilişki içinde bulunduğumuz birçok insan var. Onları öne çıkaran duygu ve davranışlar ise aşırı kıskançlık, uyumsuzluk, agresiflik, bencillik ve takıntılar. Her insanda gölge mevcut; burada önemli olan teraziye koyup baktığımızda hayatımızı ne derece yönettiği. Kendimizde gölgenin dengesiz ağırlığını fark ettiğimiz durumda ise “ben ...’yim” diyerek yakıştırdığımız sıfat ya da hastalığı etiket gibi üzerimize yapıştırmaktansa farkındalığına kavuştuğumuz yanımızı daha da yakından tanımaya çalışmalıyız. Kendimize sorduğumuz sorularla çevremize gösterdiğimiz kendimizi, çocukluğumuzdan ya da çevremizden taşıdıklarımızı, hayatımızda olan biten her şeyin sorumluluğunun bizde olduğunu fark ederek anlamaya çalışmalıyız. Açığa çıkan suçluluk, utanç gibi duyguların ise iyileşmenin belirtileri olduğunu bilerek, deneyimlerin sadece geçmişe ait oluşunun huzuruyla yalnızca geleceği ve kendimizi değiştirebilme gücümüzü kullanarak aydınlatmalıyız gölgelerimizi. Çünkü karanlık, yalnızca ışığın olmadığı yerde var olabilir; aydınlanan hiçbir şey karanlıkta kalamaz ve aydınlanma yalnızca farkındalıkla olur.

ANİMA/ANİMUS: ONLAR DENGEDE İSE DÜNYA DENGEDE

Hepimizin üreme organlarımızla tanımlanan cinsiyetleri var ve eğer içine doğduğumuz beden ile hissettiğimiz cinsiyet çocukluğumuzdan beri birbiriyle çatışma halinde değilse cinsiyetimizi değiştirmeden öte aleme kadar aynı şekilde yaşıyoruz. Jung’a ve bu arketipi savunanlara göreyse cinsiyetimize bağlı geliştirdiğimiz bazı feminen ve maskülen dürtü ve eğilimlerimiz mevcut. Anima ve animus da biyolojik cinsiyetimizin karşıt olanına ait özelliklerin bizdeki varlığını açıklıyor. Anima, tüm erkeklerde bulunan evrensel ve bilinçdışından gelen kadınsılık, animus da tüm kadınların içindeki erilliği temsil ediyor. Jung’a göre anima ve animus bilinçaltımızda eş seçimlerimizde bile rol oynuyor ve onların var olma sebebi yüzyıllardır birlikte yaşayıp birbirimizden etkilenmemize bağlıyor. Bu arketipe göre sağlıklı animusa sahip bir kadın mantığını iyi kullanır, bilgi ve yaratıcılığını doğru şekilde aktarır, iyi bir problem çözücüdür ve güçlü bir duruşa sahiptir. Animusu yanlış yönlenmiş ve sağlıksız olan bir kadın ise “her şeyi ben bilirim” tavırlarına sahip, sadist, kontrolcü, kaba ve gürültücü olma eğilimleri gösterir. Erkeklerde ise sağlıklı anima kendini empatik, mutlu, sevgi dolu ve iyileştirici olma haliyle gösterir. Salt mantıktan fazlasını kullanarak değerlendirme becerisi kazanır ve yaratıcı enerjisine ulaşabilir. Sağlıksız bir anima ise erkeklerde sürekli olarak dışardan onaya ihtiyacı olan, sık sık duygusal dalgalanmaları olan, mazoşist, ben merkezci ve asık suratlı olmaya yatkın hale getirir. Cinsel kimlikler üzerine cinsiyetçilik, kategorizasyon ve ayrımcılık gibi eleştirilerle Jung’un anima ve animus kavramlarına karşı çıkanlar azımsanmayacak ölçüde fazla. Nitekim mantıklı düşünme ya da empati gibi yetenekler tek bir cinsiyete ait değil, her insanın bireysel gelişmişliğinin sonucu olan beceriler. Benzer şekilde sadistlik, kontrol bağımlılığı ya da ben merkezcilik gibi problemler de eril/dişil dengesinden çok travmaların çözüme kavuşturulmasıyla ilgili gözüküyor. Diğer yandan, sosyal düzenimizde yadsınamaz biçimde var olan bu yatkınlıkların kaynağının doğuştan sahip olduğumuz genetik kodlarımızın X ya da Y olması mı yoksa içine doğduğu toplumun bu cinsiyetlere yüklediği beklentilerden mi kaynaklandığı da ayrı bir soru.

Modern dünyanın erilliği ödüllendirdiği bir gerçek. Erkeklerin kadınlardan daha kolay iş bulup daha kolay yükseldiği, aynı eğitim ve tecrübeye sahip olsa bile daha fazla maaş aldığı, gündelik iletişimde kullanılan söz ve küfürlerden, sosyal hayatta beklenilen davranışlara kadar “erkek olmanın” hayatta daha kolay ilerlemeyi sağladığı da öyle... Kadınlar güçlü olduklarını göstermek için maskülen giyinme, saçlarını kısaltma gibi çabalara girerken erkekler de tüm duygularını bastırıp göstermemeye, oldukları kişiden başka biriymiş gibi davranmaya çalışarak taktıkları maskelerin ardında sahip oldukları eril/dişil enerjisini yok sayıyor ve dengesini bozuyor. Mevcut durumda dünyanın büyük çoğunluğu bu sebeplerle dişil enerjisini bastırmak ve gizlemek zorunda. Bu her iki cinsiyet için de kolektif bilinçdışı ve dünyanın enerjisi için de oldukça sağlıksız.

ÖZ (SELF): ATOMUN ÇEKİRDEĞİ GİBİ

Bir insanın ulaşabileceği en üst mertebe; kendisini gerçekleştirme, Nirvana’ya erme, Tanrı’ya erişme, birliği hissetme, belki de yaşamın en önemli aşaması ve amacı, Öz’e ulaşma. Çoğunluğun persona rollerinde otomatik biçimde her zaman daha fazlasının peşinde, nereye neden koşuşturduğunu bilmeden, sevip sevmediğini, sevilip sevilmediğini düşünmeden, belirlenmiş olan belli döngüler içinde yaşam ve kendisine ait sorguları sualsiz biçimde yaşayıp öldüğü bir dünyada Öz’üne kavuşmaktır Matrix’ten çıkış. Arketiplerin en önemlisi ve gelişmişi olan Öz, atomun çekirdeği gibi diğer tüm kişilik parçalarımızın merkezinde, onlarla kesişir. Kişiliğimizi oluşturan bilinç, bilinçaltı, ego ve kolektif bilinçdışını kavrayan kimliğimize dair en geniş çemberdir. Yin Yang gibi zıtlıkları barındıran insan zihninde gölge ve ışık, eril ve dişil, karanlık ve aydınlık birlikte bulunur. Dualistik doğasıyla insan, tüm seçimlerinin bütünüdür ve hayatı zihninin temsilidir. Jung’a göre Öz’e ulaşmak bu karşıtlıkların farkında olup tümünü kabullenmektir. Bunu yapmanın yolunun ise bilinçaltını bilinçli hale getirmek olduğunu söyler.

KOZMİK UYUM NASIL MÜMKÜN?

Bastırdığımız, yok sayıp sorumluluğu başkalarına attığımız, bilinçli farkındalığımıza almaktan kaçındığımız her türlü yönümüzün farkındalığını kazanmak; bize bir şeyleri yaptıran itici niyetlerimizin farkına varmak benliğimizin gelişmesini sağlayan yoldur. Bunu yaparken ne bilinçaltını bastırmaya çalışmalı ne de bunu tamamımız zannedip onunla özdeşleşmeliyizdir.

Bilinç ve bilinçaltının harmonisini tutturamamış bir insanın hayat bestesi düzensiz, bozuk ve yanlış seslerde çalar; onu deneyimlemek çalan için de izleyen için de rahatsız edicidir. Karşıtlıklarının farkına varmış insan ise barındırdığı bencilliğin, kibrin, kıskançlığın, öfkenin, hırsın, kontrolcülüğün, doyumsuzluğun ve korkularının üstesinden gelir. Bu sancılı yeniden doğum sürecinde vicdanı ve zihniyle baş başa kalan kişi, farkındalığının yarattığı dönüşümle hayatının, zihninin, duygularının ve ruhunun kontrolünü eline aldığı müthiş bir kozmik uyuma kavuşur. Bu sayede kişiliği bütünleşmiş, kendisiyle barış içinde hissedebilen birine dönüşür. Öze dönmek / kendini bilmek; dinlerde, mitolojide, tasavvufta, felsefede, psikolojide, terapilerde ve kadim öğretilerde bizi nihai olan gerçeklik ve huzura kavuşturacak, saf mutluluğu, iyileşmeyi, dinginliği ve bilgeliği yakalayacağımız ortak yoldur. Bunun önemini ve verdiği hisleri tatmış olanlar hayatlarının geri kalanında aynı doruk noktasına ulaşmanın çabasıyla yaşar ve anlatmak, yaşamış olma halinin çeyreğini bile aktaramaz. İnsan olmanın en üst mertebesine ulaşmak düşüncelerimizle yakalayabileceğimiz kadar yakın, kendimizi görme korkumuz kadar uzaktır. Birlik bilincini hatırlatacak olan bireysel aydınlanmamızdır Öz arketipi ve buradasıfırdan oluşturulan hiçbir yan yoktur; kişi olmadığı her şeyden arındığında olduğu kişiyi görür. Bu süreç bir öğrenme değil. sadece hatırlamadır. Self (Öz) arketipi; Yin Yang, mandala, evrenin merkezi yaşam enerjisi ve Tanrı imgeleriyle sembolize edilir.

DIŞLANMA RİSKİNİ GÖZE ALAN BİR ÖNCÜ

Pipo sever İsveçli psikiyatr Jung, kişinin horoskopuna bakarak ruhsal eğilimlerini anlama üzerine çalışmalar yapacak kadar dönemi hatta dönemimiz için fazlasıyla cesur bir bilimciydi. Materyal yaşamın dışında ruhsal olan, daha büyük bir plan ve amacın var olduğunu söyleyen; mistik, okült ve Doğu öğretilerini klasik Batı bilimiyle harmanlayarak dogmatik bilim dünyasından dışlanma riskini alan öncülerdendi. Belki de bu sebeple bulunduğu dönemde düşünceleri Freud kadar popüler olamadı ve kıymetini bilincimizin daha geliştiği bu dönemde daha iyi anlıyoruz.

Jung, bireysel insan yaşamını evrenle bir bütün olarak görüyordu. Ondan ayrı olmadığımızı, birbirimizden de ayrı olmadığımızı; her birimizin birbirinin farklı versiyonlarını yaşayan benzerleri olduğumuzu söylüyordu. Psikolojik sıkıntıları gidermenin yolunu ise ilaçlarda arayan psikiyatrlardan ayrılan Jung, hastalarının önce ıstırabın içinde yer alıp acısını dolu dolu yaşamasına teşvik ederek iyileşme sağlardı. Psikolojisi sağlıklı bir insan olmanın yolununsa kişinin kendisini tanıması olduğunun altını her zaman çizdi; popüler “Kendini bilmek tüm bilgeliklerin başlangıcıdır” sözünde olduğu gibi. Mümkün okuyucuları olarak gözlerimizin bu satırlarda birleşmesi de buna çoktan başladığımızın işareti aslında.

Jung toplamda 12 arketipten bahseder; sığdırabilmek için bu seferlik 4 tanesine değindik ancak diğer arketipleri bu yazının devamı olan “Jung ile Kişilik Arketiplerimize Yolculuk – 2” haberimizde okumanızı dileriz. Dünya insanları olarak kolektif bilinçdışımızda farklılıklarımızın değil, benzerliklerimizin merkezde olduğu, birlik bilincine kavuşmuş, karanlıkların aydınlanmış, mevcut halinden çok daha iyi bir dünya dileğiyle…

Kaynak: https://www.simplypsychology.org

 

Yorumlar