İtiraf

Sana yalan söylemeyeceğim … 

Neşenin beni uzaktan seyre daldığı bir zamanda yazıyorum sana. 

Ürtiker atakları geçiriyorum günlerdir. Buz torbalarıyla dostluk kurdum. Uykusuzluktan saymaya doyamadığım yıldızlar da bezdi benden, inanır mısın? Ürtikerde ne dersin diye söylüyorum, güzel halkım kendisinden kurdeşen diye söz eder. Büyükanneler kınalı kuzuya dönmüş halimi görünce, “Neye içerledin, güzel kızım?” diye şefkat göstermeye görsün… Kendimden sakladığım gözyaşlarım ulu orta dökülmeye başlar. 

Sana yalan söyleyemeyeceğim… Hoş, yalan borcum da yok sana. Neşe kapı ardında öylece bekliyor şu sıralar. 

Babamla küsüm. Ya da babam bana küs. Lenfoma atlattı. Atlattı şükür. Ama kötü hastalık işte. İnatçıyı daha da inatçı, aksiyi daha da aksi yapıyor. Babanı kaybetme korkusuyla yüzleşirsen bir yandan da sınırlarını ihlal etmesine müsaade ediyorsun. En zayıf karnın, en büyük zafiyetin nasıl da güzel sınavın oluyor. Bildiğin tüm kişisel gelişim kurallarını ihlal ederken, bilgece verdiğin vaazları unutup asla yapmam dediklerini yaparken buluveriyorsun kendini. Neşe yine orada öylece bekliyor, muzip bir tebessümle göz kırpıyor sana. Uyuz oluyorsun. Neymiş, kurdeşenmiş. 

Mükemmeliyetçilik sihirli bir pelerin sanki. Kuşanıveriyorsun. Sanki pelerini geçirdin mi üstüne her şeye değeceksin ve her şey dört dörtlük olacak. Her şey yerli yerinde olsun, çocuklarının beslenmesinden eğitimlerine, mutfak dolaplarına yerleştirdiğin kristallerin aynı yöne asker gibi dizilmesinden, verilen sözlerin eksiksiz yerine getirilmesine, kitabın son teslim tarihinde teslim edilmesi, yurt dışı iş ortaklarına verilen raporların kusursuz ve kuruşu kuruşuna denk olması, vakitli, yerli yerinde, madalyalar hak edecek bir duruş sergiliyorsun. Ama ortada madalya yok. Hoş, olsa da … Aferin diyemezsin kendine. O kadar örtüyorsun içindeki değersizlik duygunu mükemmeliyetçiliğinle. 

Yaşamdaki tüm zorbalıkları unut, insanın kendine ettiği zorbalık var ya, arkadaşım. Asıl kurdeşeni o zorbalık sonrası döküveriyorsun. 

Neşe de oracıkta, bak. Kırbacı elimden atmamı bekliyor. Ha desem, gıdıklayacak beni. Silkeleyecek. 

Sana sahte neşe dolu sözler tüketmek anlamsız olur. Ben sana dürüst olacağım. 

Hayat aslında çok basit, arkadaşım. 

Ama biz zorlaştırıyoruz. 

Başkalarını merkezimize koyduğumuz, el alemi memnun etme çabamız, anamız babamızın tüm sınırlarımızı ihlal etmesine müsaade eden başkalarının sınırlarını  ihlal eden hadsizliğimiz, insan olduğumuzu unutup tanrıcılık oynamamız, yaptığımız iyiliklerin ardına sakladığımız kibrimiz, mutluluğa ve kimliklerimize yüklediğimiz anlamlar, birbirimize yüklediğimiz anlamlar, koltuk, terfi, düzen, habitat ve statü sevdamız, olduğumuz gibi değil de başkalarının istediği gibi olma çabamız, zırlamaya, isyan etmeye, yoruldum demeye hakkımızın olmadığına tutunmamız, seviyorum diye bağımlı olduklarımız, seviyorum diye saygıdan mahrum bıraktıklarımız … 

Biz adam olmayız arkadaşım. 

Biz adam olmadığımız sürece, neşe öylece burnunu çeke çeke bakar bize uzak bir köşeden. 

Sana bir sır vereyim mi? Bu kurdeşen kulağıma öyle bir şey fısıldadı ki. Kulağım hala çınlıyor. 

“Kendinden sakındığını, başkalarına veremezsin, Pınar! Kendinden sakınarak verdiklerin seni tırmalar, böyle içeriden kırbaçlanmış gibi olursun.”

Ben bugün kırbacı attım elimden, arkadaşım. 

Bir çay koydum kendime. 

Kıpkırmızı bir akşam güneşi. 

Neşeyi buyur ettim masama. Birlikte çay içiyoruz. 

Buyur, sen de gel. 

Gel de hayatı gıdıklayalım. 

Fena mı olur? 

Azıcık neşeleniriz, keyfimiz yerine gelir. 

Açılış fotoğrafı:Hasan Albari-Pexels

Yorumlar