“İnsanı inanan bir varlık yapan, gelecek endişesidir”

Röportaj:PINAR SALAHOĞLU BİRKİYE | pinarrsalahoglu@gmail.com

TEK SORU ÇOK CEVAP

Prof. Dr. Sinan Canan ile inancın nörobiyolojisi üzerine konuşmak üzere bir araya geldik.  “Din konusu nörobilime büyük gelen bir konudur. İnsan beynine dair detayda bildiğimiz bilgi, bu büyük hadiseyi açıklamakta yetersiz” diyen Prof. Dr. Canan, sinir sisteminin çalışma prensiplerinin daha bütüncül anlaşılabildiği gün bu konuya dair bir şeyler de söyleyebileceğini belirtiyor. Kendisine bu konuda tek bir soru sorduk ve çok aydınlatıcı yanıtlar aldık.

Hocam, inancın nörobiyolojisi nedir desem neler anlatırsınız bize?

İnsan, “İnsanın Fabrika Ayarları”nda da anlatmaya çalıştığım gibi zayıf bedenine mukabil son derece gelişmiş zihinsel özellikleriyle hayatta kalmayı başarmış bir canlı. Aşırı gelişmiş zihinsel özelliklerin bazı direkt işe yarar yetenekleri ve bazı yan etkileri/ürünleri var. Bu sadece biyolojik zaviyeden anlatmaya çalışacağım kısmı. Sonra işin manevi kısmına geleceğim.

“BİZİM ZİHİN HER ŞEYE BİR SEBEP ARIYOR”

İnsanın zihni çok kompleks bir problem çözme yeteneğine yani zekaya ve bu problem çözme yeteneğini belirli bir nedene ve bağlama oturtabilme kabiliyetine yani akla sahip.  Bu nedenle ortaya çıkan yan etkilerden bir tanesi yaptığı her şeye neden araması ve düzenli olarak karşısında gördüğü her türlü sisteme bir yürütücü ajan ya da bir fail atama zorunluluğu. Yani bizim zihin her şeye bir sebep arıyor ve düzenli bir sistem gördüğünde o sistemi oluşturan bir sebep arıyor. Şimdi bu düzenli oluşumun sebebini araştırmanın mantığı; aklı normal çalışan her insanda çok kısa bir akıl yürütme sonucunda doğada gördüğümüz sistemli, düzenli ya da estetik olarak güzel şeylerin de sebebini merak etme noktasında bir içsel dürtü oluşturuyor. Bu da doğal olarak insanın bu sistemin bir kurucusu, yapıcısı, yaratıcısı, oluşturucusu ya da mühendisi olduğuna dair bir fikir geliştirmek zorunda bırakıyor. İnsan zihni bu temel yeteneği gereği, var olmayan soyut bir yaratıcı imgesine inanma eğilimi taşıyor. Bu otomatik olarak var olan bir şey. Böyle olunca da insan idraki veya dünyada gördüğü düzenli sistemler cinsinden bir şey hayal ediyor. İnsan aslında “default” olarak kendi başına bıraktığınızda kendisine Tanrılar yaratan bir organizma. Bu tabii bir taş balta yapabilen bir insan taş balta gördüğünde bunu bir insana hemen atfedebiliyor. Çünkü kendisi yapabiliyor. Kendisi bir fail. Tekrar etmeyen ya da düzensiz gördüğü hadiselere bir ajan atfetmezken mesela her baharda çiçek açan bir sistem gördüğünde bunu, yaptığı düzenli makinalara benzeterek bundaki düzenin de bir düzen koruyucusu olmalıdır diye oraya varıyor hemen.

“İNSAN KENDİNE BENZEYEN TANRI YARATMA EĞİLİMİNDE”

Dolayısıyla bu daha sonra da bu düzeni kuran birisi -nasıl taş balta benimle aynı şey değilse- bu düzeni kuran da bu düzenle aynı şey olmamalıdır diye “soyut tanrı” imgesine zıplıyor. Ama soyut tanrı imgesinde kendi zihinsel imajinasyon sınırları sebebiyle görmediği bir şeyi hayal edemediği için hayal edebileceği en üst düzeyde şey antropomorfik bir Tanrı oluyor. Herkesin Tanrısı kendisinin abartılmış bir versiyonudur diye bir söz var. Bizim en üst fail olarak bildiğimiz dünyevi canlı insan olduğu için bütün her şeyin sebebi olan varlık içinde insansı özellikler tasarlayarak bir şey üretiyoruz. Mesela muhtemelen Zeus, Hera gibi Tanrılar buradan çıkıyor. Antik dönemlerde Tanrı, Tanrıça hikayelerine baktığımız zaman, insan biçimi ve insanın bazı özelliklerini, mesela doğurganlık ya da yavru besleme özelliklerinin aşırı abartıldığını yahut erkeklik özelliklerinin aşırı abartıldığı Tanrı ikonaları görüyoruz. Bunların hepsi insanın kendine benzer bir Tanrı yaratma eğiliminde olduğunu gösteriyor. Buraya kadar anlattıklarım meselenin evrimsel ve biraz da antropolojik kısmı. Beyinde olan biten şeylerin kimyasal olarak hayvanlarınkinden bir farkı yok fakat kategorik olarak beynin ön beyin dediğimiz kısmının gelişmesi ile alakalı bir farkı var. Bu ön beyin gelişmesi bir arabaya roket motoru takmak gibi. Arabayı uçuran şey o. Arabanın bütün parçaları aynı fakat arabanın arkasına roket motoru yanlara da iki tane kanat takarsak araba da uçak olur. Dolayısıyla bizim ön beynimiz biraz roket motoru gibi. Bu diğer canlılarda özellikle primatlarda gördüğümüz birçok meseleyi hızlandırıyor ve çarpı on düzeyde artırarak çok üst düzey bir yeteneğe dönüştürüyor. Bu inanma ihtiyacının sistemli inançlara, dinlere, geleneklere hatta kadim anlatılar içerisinde büyük miktarda gördüğümüz mitlere, öykülere dönüşmesi de insanın bu zihinsel, özellikle sözel yeteneğinin bu inanma yeteneği ile birleşmesi sonucu ortaya çıkan bir şey.

“DİN DERKEN ASLINDA YAŞAMA BİÇİMLERİNDEN BAHSEDİYORUZ”

Bu bölümde esas söylemek istediğim şey temelde insan Tanrı yaratır. İşi budur. Fakat insanın yarattığı bütün Tanrılar, eğer gerçekten bir Tanrı ya da Yaratıcı meselesini masaya koyacak olursak o Tanrı’yı anlayamayacağı felsefi gerçeğinden hareket ederek, Tanrı’nın kötü bir versiyonu, kendisine göre çarpıtılmış bir temsili olacak. Buna da tüm dini inançlarda put adı veriliyor. Yani Tanrı’nın varlığını anlayabileceğim yahut dokunabileceğim bir şey haline indirgediğim ikonografik temsillere biz put diyoruz genelde, özellikle İslam inancında. Dolayısıyla insan esas uzman olduğu alan putperestliktir. Mesela bugün birçok dine inanan insanda, o dinin öğretilerinden bağımsız olarak kendi zihinsel Tanrı imgesine tapar. Bazılarının da gerçek Tanrısı ile arasında -bilmediği için- bir seviye vardır. Birçok insan ait olduğu inançların kendisine bizzat taparak yani o inançlara tabi olarak Tanrı imgesinin dediğini boş vermiş durumdadır. Yani oraya kadar ulaşamaz bile. Çünkü içine doğduğu sistemle meşguldür ve o sistemle bir kul- yönetici ilişkisi içerisindedir. Ve dinlerin birçoğu da insanın sosyal yapısı gereği zaten hızla siyasal sistemlere evrilirler. Ve biz aslında çoğu zaman adına din dediğimiz şeyden bahsederken bugün binlerce senede oluşmuş siyasi alışkanlıklardan ve yaşama biçimlerinden bahsederiz.

“TABİAT ÇEŞİTLİLİKLE ÇALIŞIR; İNANÇ DA ÇEŞİTLİ OLDUKÇA İYİ OLMALIDIR”

Ama işin bir de ilahi mesaj, vahiy dediğimiz kısmı var. Buna baktığınızda tabii bu kısım artık bilimden çıkıyor ve inancın alanına giriyor. Eğer gerçekten bu evrenin bir sebebi olduğunu düşünüyorsanız yani yaratıcı bir gücün bu evreni yarattığını ve insana da gerçekten kendi bilinciyle alakalı bir bilinç yeteneği aşıladığını düşünüyorsanız, bu dünyada böyle arızalarla donanmış bir canlıya arada bir yol göstermesi gerektiğini de fark edeceksiniz. Ve bunu yaparken de düşünce noktasıyla varabildiğimiz şu konudan bizi bir tık ileri taşıması lazım. Biz zaten insanın düşünceyle Tanrılar yarattığını biliyoruz. Dolayısıyla bugün yanlış olarak “semavi dinler” adı verilen temel İbrahimi dinlerin ana mesajına baktığımız zaman bu dinler kapsamında mesajı getiren tüm peygamberlerin ortak özelliği bir kurumsal dinin içerisinde ortaya çıkmış olmaları ve o kurumsal dine karşı bir duruş sergilemeleri. Aslında her peygamber o dinin dinsizidir ve toplumda da anarşi çıkarır.  Çünkü toplumun düzenini tesis eden din dediğimiz olguya, Tanrısı’ndan uygulamasına kadar her aşamada karşı çıkar. Bu karşı çıkış onları aslında o dinin kafiri yapar. “İnandıklarınız O değildir” diyerek insanın gerçekten de yapısında bulunan Tanrı yaratma eylemine ciddi bir meydan okumayla gelirler. Ama bu meydan okumalar en son din olmasına rağmen İslam’da dahi gördüğümüz şekliyle hızla eski alışkanlıklara geri döndürür. Mesaj alınır, mesajın kendisi ya da mesajı getiren ya da mesajın insanlara çağrıştırdığı şey Tanrısallaştırılır ve o Tanrısallaşma altında yeni bir siyasal düzen inşa edilir. Mesela İslam’ın bugün kırktan fazla mezhebi, Hristiyanlıkta bir rivayete göre 4 bin, bir başka rivayete göre 11 bin mezhebi olduğu söyleniyor. Bu mezheplerin her biri aynı Tanrı, aynı Kitap, aynı algı içinde başlasa da yaşam biçimleri içinde farklılaşan yapılardır. Aslında adaptif bir reaksiyondur ama bunların hepsinin birbiriyle “Gerçek, benim” diye çarpışması insan toplumunun esas sorununu oluşturur. Yoksa adaptif olarak inançların bireysel olarak bile farklı olması makuldür. Çünkü tabiat çeşitlilikle çalışır. Dolayısıyla inanç da çeşitli oldukça iyi olmalıdır. Fakat ilahi mesaj dediğimiz mesajın bu bağlama oturtulması, ilahi mesajın eksikliğini değil, gerekliliğini gösteren bir şema oluşturuyor.

“ÖNCE TANRILARA TAPMA BAĞIMLILIĞINDAN KURTULMALIYIZ”

Çünkü insanın ilk önce kurtulması gereken bağımlılık kendi zanlarına, kendi zihninde oluşturduğu Tanrılara tapma bağımlılığından kurtulması. Dolayısıyla bundan özgürleşen insana da zaten örneğin İslam literatüründe “abd” ile özgür olmak; ibadet sözü abt’tan geliyor. Abdı biz kul diye çeviriyoruz fakat yanlış çeviriyoruz. Çünkü kul otoriteye tabi olan demek. Abd olan ise bütün otoritelerden bağımsız hale gelmiş ve bu yüzden özgür diye nitelenen insan. Mesela Müslüman kadınlar için özgür kadınlar ifadesi kullanılıyor Kuran’da. Fakat biz onu standart anlatı gereği kul olarak düşünüyoruz. Halbuki kul değil abd olarak var olan tüm dünyevi hiyerarşilerden kurtulmuş olması gerekiyor. Güçten, otoriteden, parasızlıktan, gelecek endişesinden ya da geleneksel Tanrılardan artık bağımsız olması gerekiyor. Dolayısıyla bu sistem aslında bütün dünya tarihinde aydınlanmış insanlar dediğimiz o felsefecilerin, herkesin peşinde koştuğu bir meselenin dini alandaki yansımaları gibi görünüyor.

“DİN KONUSU NÖROBİLİME BÜYÜK GELİYOR”

Din konusu nörobilime büyük gelen bir konudur. Nöroteoloji alanı biraz nörososyoloji gibidir. Hala boşluktadır. Çünkü insan beynine dair detayda bildiğimiz bilgi bu epifenomeni yani büyük hadiseyi açıklamakta yetersiz. Arada bilmediğimiz çok basamak var. Yani nöronal aktiviteden bu akıl nasıl çıkıyor bilmediğimiz gibi aklın bir getirisi olan fail arama etkisinin de nasıl çıktığını ancak günlük psikoloji ve belki sosyal olaylarla açıklayabiliriz. Dolayısıyla orada büyük bir boşluk var. Fakat sinir sisteminin çalışma prensiplerini daha bütüncül anlayabileceğimiz bir gün gelirse o zaman bu konuya dair bir şeyler söyleyebileceğiz.

“İNANÇ, ÇOK NET BİR GÜVEN SAĞLIYOR”

İnsanı inanan bir varlık yapan en önemli şey; gelecek tasavvuru, öleceğini bilme ve geleceği dair hissettiği endişe. Bu endişe insanı güvende olma alanına itiyor ve inanç çok net bir güven sağlıyor. O yüzden inançlar dünyadaki en büyük kavga sebebi haline geliyor. Çünkü insanın inançlarına halel getirecek herhangi bir davranış ya da olay insanlarda güven duygusunu darmadağın ediyor ve güvensizlik içerisinde insan diğer bütün canlılarda olduğu gibi son derece tehlikeli olabiliyor. O yüzden inanç meselesi Dücane Cündioğlu’nun dediği gibi düşüncenin konusu yapıldığı anda savaş çıkar. İnanç düşünce konusu yapılabilecek bir şey değildir. Çünkü inançlar tercih nedenidir. Ben bir bilim insanı olduğum için inanç konusunda böyle ahkam keserim fakat kendi inançlarımı dahi düşünce konusu yapamam. İnançlar varsayılan bir ihtiyaç olarak içeride bulunur. Ancak kişinin kendi yaşamsal deneyimleri ve kişisel özgürleşmesi ya da aydınlanmasıyla dönüşebilir bir şeydir. Bir başkasından duyarak, mantıkla ikna olarak, akıl yürüterek, felsefe yaparak inançlar değişmez. O yüzden ikisinin alanı farklıdır. İnanç bir güvenlik, düşünce ve bilim aydınlanma alanıdır. Yine Dücane Cündioğlu’nun dediği gibi; bir taraf sıcak tutar, bir taraf aydınlatır. İnsan karanlıkta yaşayabilir ama soğukta yaşayamaz. O yüzden her zaman inançlar bizde daha öncelikli ve refleksif bir yerdedir.

 

Yorumlar

  • Nur
    Nur
    6 ay önce Cevapla  Beğen (2)

    İnancım düşünce konusu olduğundan beri hiç iyi hissetmiyorum. Bu tarz yazılar da yardımcı olmuyor ama okumaktan düşünmekten kendimi alamıyorum. Bir kere o yola girdim, geri dönüşü yok galiba. Ama eskiden herşey ne kolaydı ne rahatlikmis meğer

  • Anıl Friedman
    Anıl Friedman
    6 ay önce Cevapla  Beğen (1)

    “İnanc kişinin kendi yaşamsal deneyimleri ve kişisel özgürleşmesi ya da aydınlanmasıyla dönüşebilir bir şeydir. “ çok etkileyici.... Teşekkürler.