Gregg Braden: "Beklediğimiz teknoloji aslında biziz"

Son yıllarda ne kadar farklı konular konuşur olduk. Günlük dilimizden kullandığımız aksesuarlara, okuduğumuz kitaplardan dinlediğimiz müziğe her şey dönüşüme uğradı. Tabii bu herkes için geçerli değil… Bazılarının çok ilgi duyduğu konulara, “Bilimsel değil” diyerek arkasını dönenler ve hatta deli saçması olarak bakanlar da yok değil. Haksızlar mı? Bence değiller… Hem konuların bazı platformlardaki anlatım şekli hem günlük hayatta yanlış kullanımı yani dilde anlatılıp yaşama geçirilememesi hem de insanoğlunun değişime dirençli olması doğal olarak bu yaklaşımı doğuruyor.

Diğer yandan dünyanın farklı yerlerinde daha önce yüz yüze yapılan “yeni bilim” konferansları artık online ortama taşındı ve böylece neler olup bittiğini daha yakından takip edebiliyoruz. Bir radyoloji profesörü yaşam çiçeği sembolünün sırlarından bahsederken, bir kök hücre biyoloğu “Spiritüel DNA” kavramını konuşuyor. Onlar da bilim adamı ama alıştığımızın dışında yepyeni şeyleri cesurca ifade edebiliyorlar.

Eğitimleri onlara inanmamız için yeterli mi? Ya onların saçmaladığını iddia edenlerin eğitimleri bunlara saçmalık olarak bakmamıza yeterli mi? Ben bu noktada sezgisel yaklaşımı dahil etmeyi de önemli buluyorum. Dinlerken iç sesim ne diyor, dinlediklerim bana bir şey hatırlatıyor gibi geliyor mu, iyi hissediyor muyum ve öğrendiklerimi günlük hayatımda kullanabiliyor muyum?

Geçtiğimiz haziran ayında bir hafta süren bir online konferansa katıldım. Shaloha Productions tarafından düzenlenen etkinliğin orijinal adı Science and Spirituality Conference, yani Bilim ve Spiritüalite Konferansı. Bu iki kavramı bir arada görmek sizi de heyecanlandırmıyor mu? Yoksa hemen sinirlendiniz mi? Peki neden?

Evet, bilimin metafiziği yakalamakta olduğu (ya da tam tersi) günlerdeyiz. Bu yazıda size oradaki konuşmacılardan Gregg Braden’ın anlattıklarını özetleyeceğim. Tabii gerisi de gelecek. Yani Joe Dispenza, Bruce Lipton, Lynn McTaggert ve Kryon ekibinin sunumlarına dair içerikleri de Mümkün Dergi portalında okuyabileceksiniz.  

TEKNOLOJİ İNSANI TAKLİT EDİYOR, İNSAN TEKNOLOJİNİN KÖLESİ OLUYOR

Gregg Braden, modern bilim ve spiritüalite arasında köprü kurduğu yaklaşımları ile uluslararası alanda tanınan öncü bir isim… Çok satan kitapların yazarı olan Braden, eğitimen, konuşmacı, araştırmacı ve aynı zamanda yüksek eğitimli bir jeolog. Braden, insanlığın doğuş hikayesini sorgulamamız gerektiğini ve bununla ilgili yeni bir bakış açısının doğmakta olduğunu söylüyor. Okullarda, ana akım medyada ve aklımıza gelebilecek her alanda koşullandığımız bilgiler değişiyor. Oysa biz hep bu kaynaklardan gelen bilgilere göre yaşadık ve çözümler ürettik. Şimdi ne yapacağız? Yeni bilgiye direnç göstermemizin en önemli nedeni bu olabilir mi?

Braden, özellikle teknoloji alanındaki gelişmelere değiniyor ve bu gelişmeleri takdir ettiğinin altını çizerek şunu soruyor: İnsan kendi teknolojisini keşfetmeden bu teknolojileri kullanmaya başlarsa, aslında onu taklit eden teknolojinin kölesi olmaz mı?

Bugün artık bir embriyonun üzerinde tıpkı bir word dokümanı üzerinde oynar gibi oynamak mümkün. Kopyala yapıştır ve genetik hastalık ortadan kalksın… Buraya kadar faydalı görünüyor ama ya mavi gözlü olsun, sarı saçlı olsun, kız olsun, erkek olsun kısmına gelince? Braden, “Bilim bariyerleri yıkar ve öğrenir. Sonra biz arkadan yetişir ve bu doğru mu diye konuşuruz. Genleri editlemek doğru mu? Hangi cinsiyetin, saç veya göz renginin iyi olduğuna kim karar verecek?” diye soruyor.

Gregg Braden, "Potansiyelimizi artırmak için bilgisayar çiplerini kabul etmeye şartlandırılıyoruz" diyor. 

İNSAN MÜHENDİSLİĞİ TÜYLER ÜRPERTİYOR

Braden’a göre doğa bize hep en gerekli olanı veriyor. Çok spesifik, hayat kurtaran durumlar istisna kabul edilebilir ama ötesi insan mühendisliğine giriyor ki, şöyle bir düşününce içinizin ürpermemesi mümkün değil.

Ve tabii robotlar… İlk robot Sofia 2017’de Suudi Arabistan’da vatandaşlık sınavını geçmişti. Şimdi yoğun çalışan çiftler için robot çocuklar konuşuluyor. Et ve kemik yerine çipler ve teller... Peki bu robotların hakları nasıl belirlenecek?

Diğer yandan teknoloji ilerledikçe bazı yeteneklerimizin köreldiğini de fark ediyoruz. Düşünün, artık navigasyon olmadan adres arıyor musunuz? Yön duygunuzu kullanmayalı ne kadar zaman oldu? Kafadan hesap yapmayı zaten çoktan unuttuk. Biyolojimizin yerini makineler alıyor.

Elon Musk’un insanın beynine yerleştirilen çiple teknolojik aletleri çalıştırmasını sağladığını duydunuz. Peki Zeki Müren de bizi görecek mi misali, bilgisayar sistemleri de bizim beynimizi çalıştıracak ya da durduracak mı?

Gregg Braden’ın endişeli şekilde vurguladığı şu: Aslında teknoloji insanı taklit ediyor. Çipler nöronlarımızı taklit ediyor. Ama biz bunu fark etmezsek yakında biricikliğimiz kaybedeceğiz. Biricik biyolojimizin yerini makineler alırsa doğal yeteneklerimiz körelecek.

Diğer yandan teknoloji böyle gelişedursun, biz hala nereden geldiğimize net bir yanıt veremiyoruz.

Braden şunları söylüyor: “Dünyanın neresinde olursak olalım… Çok güzel teknolojik gelişmeler yaşadık. Mikroskoplar ve dünyanın ötesini gören sistemler kurduk. Atom altını ve dünyanın ötesini gördük ama şunu yanıtlayamadık: Biz gerçekten kimiz? Potansiyelimiz ve yapabileceklerimiz neler? Teknolojiye karşı değilim, artık oradan dönemeyiz ama teknolojinin kölesi olmamalıyız.”

İşte bizim soft teknolojimiz: İki organ, bir sistem yani kalp ile beynin işbirliği bizi en yüksek teknolojik varlık yapıyor.

“RUHUN TOHUMU KALPTEDİR”

Braden’a göre aslında beklediğimiz, aradığımız teknolojinin ta kendisi biziz. Dışardaki tüm teknolojiler, zaten olduğumuz halden çok uzak. Bizler soft teknolojiyiz. “Bir yetişkinin 50 trilyon hücresi var ve her hücre bir elektrik jeneratörü… Her hücrenin 0,7 volt enerji potansiyeli vardır ki bu toplamda 3,5 trilyon volt ediyor. Bu potansiyeli şifaya, niyete, bağışıklık sistemine aktardığımızı düşünsenize” diyor Braden ve devam ediyor: “İnsanın soft teknoloji olduğunun keşfi 1991 yılına dayanıyor. O zaman bu bilgi ile ne yapılacağı bilinemediği için bilgiyi izole ettiler. Ortaya çıkan şuydu; kalbimizin de 40 bin nöron içeren kendine ait bir sinir sistemi var. Bu çalışma 1994’te Journal of Neurocardiology’de yayınlandı. Evet, kalbimizin de beyni var! Kalbin beyni de hisseder, öğrenir ve hatırlar. Bir travma hem beyne hem kalbe kaydolur. Geleneksel metotlar travmaları dönüştürmeye yetmiyor çünkü sadece beyinle çalışılıyor. Oysa kaynak kalptir.”

“İÇSEL TARAFIMIZ KALBİ BİLİR”

Beynin vücudu, kalbin mesajlarına göre regüle ettiğini söyleyen Braden, bunun kalpten beyne ulaşan güçlü bir network sistemi olan Vagus siniri ile olduğunu vurguluyor: “Aksiyonun kalpte olduğunu içsel olarak biliyoruz. Gittiğim tüm kültürlerde, Mısır’da, Hindistan’da, Tibet’te, nice toprakta şamanlara, keşişlere, şifacılara, gurulara, dervişlere “Şu an neredesiniz?” diye sorarım ve hepsi ellerini kalplerine götürüp “Şu an buradayız” derler.  Çünkü içsel bir tarafımız bunu bilir.”

Ruhun tohumunun kalpte olduğunu söyleyen Braden şöyle devam ediyor: “Her şey kalpte başlar. Bilgelik kalptedir. Kalp, başka hayat formlarıyla duygular aracılığı ile iletişim kurmamızı sağlar. Biz sadece söylenenlerin geçerli olduğunu sanırız ama aslında insanların söyledikleri ile hissettikleri birbirini tutmaz. Doğrusunu kalp hisseder, bilir. Koşullanmamız ise bizi, kalbin söylediğinin aksini dinlemeye yönlendirir. Bugünkü toplumda en zor şey zihinden kalbe geçmek.”

 Kalpteki nöronlar her şeyi öğreniyor, hatırlıyor, hissediyor ve seziyor.

KALBE ULAŞMA TEKNİĞİ

Gelelim Braden’ın seminerde öğrettiği “kalbe ulaşma” tekniğine… Bu aynı zamanda Heart Math Enstitüsü’nün önerdiği bir teknik. Basit bir teknik diye eleştirenler olmuş, o da şöyle söylüyor:
“Doğa basittir, biz onu karmaşıklaştırana kadar.”

1.ADIM:
Gözlerinizi kapatın ve kalp bölgenize odaklanın. Ama bunu zihninizle yapmaya çalışmayın, onun yerine elinizi kalp bölgenize koyarak odaklanmayı kolaylaştırın. 

2. ADIM
Nefesinizi yavaşlatın. Örneğin 5-6 saniyede alın, 5-6 saniyede verin. Bedeniniz böylece “Güvendeyim” mesajı alacak. Nefesin kalbinizden girip çıktığını hayal edin. 

3. ADIM
Şimdi daha önce deneyimlediğiniz şükran, özen, takdir, şefkat duygularından biri seçin ve onu yeniden hissetmeye odaklanın. Bunu bir kişiyi, bir olayı, evcil hayvanınızı ya da daha önce bulunduğunuz çok güzel bir yeri hatırlayarak yapabilirsiniz. 

Yaklaşık 10 dakika bu duyguda kalmayı deneyimleyin. Ve tabii can alıcı nokta: Bu hale uyumlanmak için bu tür uygulamaları her gün yapın. 10 dakikalık bu çalışmanın olumlu etkisi bedende yaklaşık 6 saat sürüyor. 

Seminerin bu aşamasında Braden’a şöyle bir soru geldi:
“Neden beyin-kalp uyumunu iki saniyeden fazla tutamıyorum?” 
İşte yanıtı:
“Hepimiz dünyanın bize gösterdiği bir şeye tepki olarak bir şeyler hissetmeye meyilliyiz. Öyle koşullandık. Sinir sistemimiz buna göre bağlantı oluşturdu. Boş bir odaya oturtulup ‘Bir şey hisset’ denilince, ‘Neye karşı bir şey hissedeceğim?’ diyoruz. Ama mesele bizi tetikleyen bir şey yokken de seçtiğimiz hissi hissedebilmek. Yetkinlik buradan geliyor. Derinlerdeki ustalığımız buradan geliyor. Pratik yapın.”

Yorumlar