f
Feraset üzerine...

İnsanı en çok hisseden hayvanların başında atlar geliyor. İnsanla karşılaştıkları anda vücut dilinden, ses tonundan, hareketlerinden hislerini algılıyor ve o hisse göre tepki veriyorlar. İçinde korku yaşayan ama güçlü görünmeye çalışan bir insanın, güçlü görüntüsüne değil, korkusuna tepki veriyor yahut mutsuz ama çok neşeliymiş gibi görünen birisinin mutsuzluğuna. Ve onlarla ilgili beni en çok etkileyen şey; duyguların bir hiyerarşisi olmaması. İyi ve kötü gibi etiketler yok. Önemli olan hislerdeki tutarlılık. Kederliysen ve vücut dilin kederine ortak oluyorsa bu atlar için “Bu insanın bana yakın olması güvenli” anlamı taşıyor. Yani o dünyada, içinde ne varsa dışına onu yansıtana itimat ediliyor. 

İlk karşılaşma anından itibaren bu etiketsiz sistem (eğer bağ kurmak istiyorsak) bizleri kendi duygularımıza ve onlara karşı dürüst olmaya, içi-dışı, özü-sözü bir olmaya zorluyor. 

Hepimizin zihninde atlarla ilgili algı başka başka. Mitolojik hikayeler, öyküler, filmler, anlatılar, kitaplar sayesinde zihnimizde çok çeşitli anlamlarla yüklüler. Kimimiz onları hayatımızı kolaylaştıran bir canlı, kimimiz asaletin veya gücün emsali, kimimiz şefkatin sembolü, kimimiz ise korktuğumuz bir varlık olarak görüyoruz. Hareketlerini de bu algı filtrelerimizden geçirerek yorumluyoruz. Atlarda ise durum farklı. Sadece duyguyu alıp, onu herhangi bir filtre sistemi ya da kodlanmış bilgiden geçirmeden karşı tarafa iletme esası var.

FERES, YANİ AT GÖRÜŞÜ

Fiziksel özelliklerine baktığımızda ise başlarının iki yanında bulunan gözleriyle çok geniş bir alanı görebildiklerini fark ediyoruz. Onların bu özelliği dilimize Arapçadan geçmiş olan “feraset” kelimesinin kökü “feres” yani “at görüşü” deyişine de ilham olmuş. 

Feraset, zamanla biriken tecrübelerle, görünenin arka planını görmek, görünmeyen bağlantıları fark edebilmek, örüntüleri görme becerisine malik olmak anlamına gelir. 

Kendini geliştirme özelliği olan feraset sayesinde yeni ve benzersiz bilgiler edinmemiz kolaylaşır. Yaşla ve edinilmişliklerle artan feraset, zorluklarla mücadeleden, kimsenin denemeye cesaret edemediği çözümleri kurgulayıp hayata geçirmeye kadar birçok konuda bize benzersiz bir alan sağlar.

Feraset sahibi olmak bir yolculuktur. Yolculuğun ilk durağında ise insanın kendi doğasını bilmesi, kendi duygu ve düşüncelerini fark edebilmesi, kodlanmışlıklarından ve öğrenilmişliklerinden oluşturduğu hikayesi ile kendi arasına bir sınır koyabilmesi vardır. İnsan kendi doğasına ne kadar yaklaşır ve kendi tabii davranışlarını ne kadar sergilerse bu yolculukta o kadar yol alır. 

TANIMLARIMIZIN GÖZDEN GEÇİRİSİ OLABİLMEK

İçinde bulunduğumuz sistemin tüketim kültüründen beslenişi, her şeye ve herkese yetişmek ve kontrol etmek telaşında oluşumuzu günbegün güçlendirirken, hiç farkında olmadan doğalımızda var olan kapasitelerimize de sınırlar koyabiliyoruz. Duygularımızı tanımlamakta, özümüzle etiketlerimiz arasındaki çizgiyi fark etmekte zorlanıyoruz. Halbuki bu hayat yolculuklarımızda “ben” dediğimiz algımızı sarsacak, onu sorgulatacak birçok tecrübe yaşıyoruz. Değerlerimiz sürekli olarak sınanıyor. Peki ne yapıyoruz? Ya kendi tanımlarımızın savunmacısı yahut tanımlarımızın gözden geçiricisi oluyoruz. İkincisi olmak zordur. Rahatsız eder. Konfor alanından çıkmak cesaret ister. Bu yüzdendir ki çoğumuz kendimizi sorgulama gerekliliğini azaltacak alışkanlıklara, savunma mekanizmalarına sıkı sıkıya bağlıyızdır. 

Tanımları esnetebilmek antrenman ister. Olasılıklardaki fırsatları görebilmek ve deneme cesareti gösterebilmek işte bu antrenman yoğunluğuyla alakalıdır. Feraset sahibi olma yolu, kendi sınırlarını zorlayan ve sürekli genişleme derdi olanların yoludur. 

YAZDIĞIMIZ HİKAYEYE İNANIYORUZ

Ferasetimizin nasıl gelişeceğine baktığımızda ise karşımıza ilk çıkan şey her zaman duygu ve düşüncelerimizle irtibatta olmaktır. Bunu sağlamak için içimizdeki her duyguya bir oda açmak elzemdir. Kendi duygularımızla yüzleştiğimizde kendimizle iletişimimiz artacak, bu iletişim dış dünyamıza da yansıyacaktır. Burada dikkat edilmesi gereken şey; bir duyguyu sıkça yaşıyorsak, bu bize bir örüntüyü atladığımız ya da bakıp da gördüğümüz şeyde bir eksiklik olduğunu gösterebilir. Çünkü bizler olanı olduğu gibi görmekten ziyade kendi yazdığımız hikayelere inanmaya meyilli canlılarız. Var olan duygu ve düşüncelere kabul verirken kendimizi o duygu ve düşüncelerle bir görmemekte kıymetli. Kendimize, insanlara ve olaylara olduğu gibi kabul vermek bizi feraset konusunda genişletiyor. Dinlemek, dinlerken yargılamadan gözlem yapanda kalabilmek, bizimle benzer problemler yaşayıp, problemi çözmüşlerin hikayelerine kulak verebilmek, engelleri aşma yolunda neler yaptıklarını, hikayelerini incelemek de ferasetimizin gelişiminde katkı sağlıyor. 

Naçizane tavsiyem, 7 yaşından küçük, 70 yaşından büyüklerle vakit geçiriniz. Çocuklar hep akışta ve öğrenme halinde yaşarlar. Bu hal pek kıymetli bir haldir ki biz çoğu zaman bu hâletiruhiyeyi onlarla hatırlarız. Yaşlılarla yapılan sohbetler ise bir yönlendirme çabası olmadığından deneyimleriyle bilgece düşünme konusunda biz yetişkinler için iyi birer örnektir. 

 

Yorumlar