Eko-anksiyetenizin farkında mısınız?

Aşağıdaki ifadeler size tanıdık geliyor mu?

Doğa olayları ardından yaşanan travma sonrası stres bozukluğu, doğa hakkında takıntılı düşünceler, özellikle iklim değişikliği konusunu ciddiye almayanlar ya da bu konu hakkında hiçbir gelişme göstermemiş önceki jenerasyonlara karşı duyulan öfke, güvende hissetmeme, doğal yaşamın kaybı ardından yaşanılan yoğun yas ve üzüntü, bireysel karbon ayak iziyle ilgili suçluluk veya utanç duyma, depresyon; uyku, konsantrasyon, iştah ve hafıza problemleri….

Cevap evetse lütfen okumaya devam edin… 

Umut daima var, geri dönüş daima mümkün… 

Bakış açımız dünyaysa güneş her gün doğudan doğar; batıdan batar. Batışı, günü gecenin zifiri karanlığına bırakırken evrenin en muazzam manzaralarını da zarif bir renk cümbüşüne boğar. Ardından gelen dolunaysa geceye karşı takındığı en umursamaz tavrıyla parlarken kulağımıza kozmik derinliklerin varoluşunu fısıldar. Günün yeniden doğumu ise insanın yeniden doğuşunu, sarı ve turuncunun tutkulu dansını, gecenin birazdan sona erecek o en soğuk anlarını ve keskin ama huzurlu sessizliğini katar bu varoluşsal denkleme. 

Doğanın döngüsü ve dünyanın dualistik doğası bize her zaman görünenin ardını fısıldar; dipnotlar bırakır zihin köşelerimize, hem de her birimize, birçoğumuz okumayı bilmesek de. Gaia da bu döngülerle yaşar, siler, yeniden yazar; ruh gelişimiyle maddenin gelişimi doğru orantılı artar. Bu yüzden ki maddeye tutunan, ruhunu geliştiremeyenle aynı kişidir her zaman. Hep eksiklerin gölgesinde, bir şeylerin peşinde, tatminsizliğinin, huzursuzluğunun ve tekdüzeliğinin farkına varmadan sonsuz bir döngü içinde… Halbuki; dışarıyı hayatının merkezine koymak yerine kendini görebilen, her türlü karanlığını fark edip özüyle birleşebilen, çevresi zifiri karanlık olsa da elinde tuttuğu ışığıyla diğerlerini de aydınlatabilen, kıyamın sancılı dönüşümünden önce kendini doğurabilmiş olandır zaten. 

GÜN BATIMI

Bedenlerin cildi soldu; yanakların pembesi gitti ve gıdanın vitamini eksildi; artık ne toprağa ekilen tohum eskisi gibiydi ne de ciğere dolan hava. Hava, su, toprak bedavaydı da kıymetini bilmemenin bedeli fazlasıyla ağırdı pahada. Doğa en gelişmiş teknolojiden bile hızlı ve yardımsız toparlardı kendini de üzerinde yaşayan insan için aynısını söylemek pek mümkün değildi. Kirletildi, hor görüldü, cepte bilindi ve görmezden gelindi. Hayatını doğa anaya borçlu insan, doğayı ona atfedilmiş sonsuz bir kaynak zannetti. Göz göre göre işlediği bir suç gibi keyfi ve gayri ciddi. Suçlu kimdi? Bilinçsizlik mi, bilenlerin sessizliği mi yoksa sistem ve sistem üzerinden zenginliğini idame ettirenler mi? Kimisinin pastadaki büyük payı, kimisinin gerçek masumiyetinin bastırılmış ve dilsizleşmiş çığlığı… Öyle ya da böyle her insanın parmağı olan ve ucunda herkesi yakacak olan bir suç bu.

Yıllardır ozon tabakasının delindiğini duyuyor, potansiyel tehlikelerden haberdar oluyorduk. Ancak bunları gerçekten deneyimliyor olmak sarsıcılığı bir yana fazlasıyla gerçeklerle yüzleştirici. Belki de bu uyarılara karşı devletlerin gerekli adımları attığını farz ediyorduk. Neticede, gerçekler ortadaydı ve teknoloji ilerliyordu. Ne var ki geldiğimiz noktada en gelişmiş ülkelerin dahi ekonomi tabanlı sebeplerle iklim bilincini görmezden gelerek sınıfta kaldığını gördük. Önümüzdeki dönemle ilgili araştırmalar da gösteriyor ki susuzluk, yaşam alanlarının yok oluşu, gıdaya ulaşım ve geçim sıkıntısı gibi çeşitli sorunlarla tüm insanlık olarak yüzleşeceğiz. Toplu göçler ve dünya nüfusunun belirli bölgelerde toplanma ihtiyacına bağlı olarak yeni sorunlar da baş gösterebilir. Belli ülkeler yeni kararlar alsa da bunların henüz yetersiz, yavaş ve tüm dünyayı kapsayamıyor oluşu, iklim değişimi ve onun yarattığı sorunların dünya üzerinde etkisini arttıracağını gösteriyor. Ve bu sorunlara ait psikoloji literatürüne de girmiş iki kavramımız var artık. 

Eko-anksiyete: Daha yok olurken geri dönüşü için endişelendiğimiz her bir can

Solastalji: Doğa kayıplarının ardından yaşanılan o derin yas süreci.

Eko-anksiyete de her anksiyete gibi bir kaygı bozukluğu ve solastaljiyle ortak bazı belirtileri var; doğa olayları ardından yaşanan travma sonrası stres bozukluğu, doğa hakkında takıntılı düşünceler, özellikle iklim değişikliği konusunu ciddiye almayanlar ya da bu konu hakkında hiçbir gelişme göstermemiş önceki jenerasyonlara karşı duyulan öfke, güvende hissetmeme, doğal yaşamın kaybı ardından yaşanılan yoğun yas ve üzüntü, bireysel karbon ayak iziyle ilgili suçluluk veya utanç duyma, depresyon; uyku, konsantrasyon, iştah ve hafıza problemleri. 

Peki, nasıl başa çıkacağız? 

Eko-anksiyete henüz psikologların teşhis koyduğu bir bozukluk olmasa da bunun nedenini, sonuçlarını ve tedavisini gayet iyi anlıyorlar. Dolayısıyla, kaldırılması güç bir duruma gelmiş ve altında ezildiğimiz her anksiyete bozukluğunda olduğu gibi bunda da terapi almak önemli. 

Diğer yandan, sorunun sebeplerini ortadan kaldırmak için eyleme geçmenin de endişeyi büyük ölçüde azalttığı biliniyor. Örneğin, iklim kriziyle ilgili belgesel ya da yayınları izleyip çevremizle paylaşmak, su ve enerji tasarrufu yapmak, ihtiyaçtan fazla besin ve ürün alışverişi yapmamak; gereksiz araç, plastik ve klima kullanımı, geri dönüştürülebilir atıklar ve çok fazla et ağırlıklı beslenme gibi konularda daha dikkatli davranmak ve çevremizdekileri de bilinçlendirmek hem doğa hem de bizim için önemli. 

ENERJİNİ HABERLERE TESLİM ETME

Solastalji ve eko-anksiyete ile başa çıkma konusunda bir diğer önemli konuysa enerjimizi nereye harcadığımız. Doğa olayı gibi kriz anlarında sosyal medyaya ve haberlere daha fazla boğularak aynı görüntüleri tekrar tekrar izleyip, aynı yoğun duyguları tekrar tekrar yaşamaya meyilli oluyoruz. Bunun yerine biraz uzaklaşıp nefes almak ve mümkünse güneşin altında zaman geçirmek hatta bir ağaca sarılmak fiziksel olarak serotonini arttırırken duygusal olarak da ruhumuzu besler. Bir diğer önemli konuysa çocuklar, onlar da eko-anksiyete yaşıyor; hatta yapılan araştırmalara göre onlar yetişkinlerden çok daha fazla yaşıyor. Hatırlarsanız Türkiye’nin de içinde olduğu dünyanın dört bir yanından 13-14 yaşlarındaki çocuklar seslerini duyurabilmek için çabalamış, her cuma günü okullarında eylem gerçekleştirerek geleceklerini çaldığımızı ve geri vermek için acilen eyleme geçmemiz gerektiğini haykırmıştı (dünya ana akım medyasında ne kadar yer verildiği ayrı konu). Dolayısıyla, bu süreçte onları dışlamak yerine onlarla konuşmak, yaşları doğrultusunda sorularını cevaplamak, bilinçlendirmek ve korumak istediğimiz doğada beraber zaman geçirmek ihtiyaç duyduğumuz merhamet duygularını pekiştirirken doğaya da hak ettiği sevgiyi vermemizi sağlar; neticede o da bir canlı (hatta belki de bilinçli bir canlı).

ENSEYİ HEMEN KARARTMAYALIM; GERİ DÖNÜŞ MÜMKÜN

Doğa olayları karşısında verdiğimiz bu tepkiler aslında yaşamımızı devam ettirebilmemiz için sahip olduğumuz bir hayatta kalma içgüdüsü. Bu tip duygusal tepkiler sayesinde insanlık iklim değişimine karşı yeni çözüm arayışlarına giriyor. Nitekim, hemen enseyi karartmaya da lüzum yok. Bilim insanlarına göre bu durumu geri çevirmek ve gelecek nesillere daha güzel bir dünya bırakmak mümkün. Biz doğru adımları attıkça ve doğaya gücümüzü ispat edip onu yenmek gibi zehir dolu savaş ve yarış içgüdülü bir yaklaşım yerine sevgi, ilgi ve saygı içeren bir bilinçle yaklaştıkça o bize karşılığını kat be kat veriyor. Bu sebeple, korku ve endişeyi bir kenara bırakarak bireysel olarak yapılabileceklerimizi yapmak, çevremizdekileri de bilinçlendirmek ve devlet ve şirketleri de bu konuda zorlamak elimizden gelenin en iyisi. Tüm bu olumsuz duyguların haklı dayanakları olsa da sonucu ya da gidişatı değiştirmediği müddetçe bireysel ruhun tekâmülü dışında hiçbir faydası yok (ki bu da görünenin ardındaki en önemli amaç).

DOLUNAY

Tanrı dünyayı altı günde mi yarattı bilinmez; neticede Tanrı ile insan arasındaki zaman algısında büyük farklar olmalı. Kıyamet ise kaç günde olur, olur mu olmaz mı ne bilinir ne de bilinmek istenir. Bu konudaki yorumlarsa çeşitli; 2012’deki Maya takvim sonunu bir dönemin bitişi olarak görenler de var; “dünyanın sonu hep gelecek deniyor, dikkate almaya gerek yok” diyen de. 1959’da yazılmış İlahi Nizam ve Kâinat* kitabına göreyse dünyada gerçekleşecek olan bir kapanış devresi var ve bunun başlangıcı bizimkinden çok uzaktaki bir güneş sisteminde bulunan bir gezegenle ilişkili, tabii ki Yüksek Planların tesir ve tertipleri dahilinde. Kitap; dünyadan 400 kat büyük olan bu misafir gezegenin bizim güneş sistemimize yakın bir noktaya kadar gelip büyük yarım yay hareketi çizdikten sonra yeniden kendi sistemine döneceğini ve manyetik alanından gelecek olan tesirlerin de bizde kıyamet olarak adlandırılan kapanış sürecini başlatacağını söylüyor. Bir medyum aracılığıyla alınan tebliğler sayesinde denizlerin yükselme derecelerinden dünyanın eksen ve eğim derecelerindeki farka, kuzey ve güney kutupların değişimden kutupların ısınma ve buzulların erimesine kadar yaşanacak doğa olaylarını en ince ayrıntısına kadar anlatıyor. Tıpkı bireysel yaşamlarımızda karşılaştığımız ani ve önemli olayların bizde büyük değişimlere sebep olması hatta hayati olaylardan sonra büyük aydınlanmalar yaşanması gibi, kapanış devresinde de yaşanacak doğa olaylarının insanlık tekâmül ve dönüşümünü hızlandıran tetikleyicileri olacağını aktarıyor.

İlahi bir sistem dahilinde amaçsız ya da tesadüfi olmayan bu devrin, kutsal kitaplarda da bahsediliyor oluşu hatta bizden önce de dünya üzerinde birkaç kez gerçekleştiği gerçek kabul edilirse “bu süreç zaten yaşanacak” diyerek doğaya karşı aynı bilinçsizliği devam ettirmek ise uçurumun kenarında son hızla giderken en keskin virajlarda hızı arttırmak demek. Ruhun ve maddenin birbiriyle bağlantılı ilerleyişi sebebiyle dünyaya karşı aynı acımasız, açgözlü ve umursamaz tavrı sürdürüyor olmak amaçlanan bilinç gelişimin olmadığını gösterir. Neticede, bir canlı ırkı yaşamına mal olacak olan gezegenini bile koruyamıyorsa daha üst boyutlara, farklı gezegenlerde yaşam sürebileceği daha ileri teknolojilere neden ulaşsın? Bu açgözlülük yalnızca, tekamülün aksine maddeye bağımlılığın ve gelişememiş bir ruhun göstergesi olan bencilliğin aşılamadığı anlamına gelir. Belki de bu, sürecin geri döndürülebilir olmasının altında yatan sebeptir. 

GÜN DOĞUMU

Tarımı bile hızlı tüketime çevirmeyi becermiş insanoğlunun acımasız tarafı, bitkilere pompaladığı zehirlerle biyo çeşitliliği azalttığını fark ederek çağlar öncesindeki gibi gerisin geri organik tarıma dönmeye zorluyor onu. Atılan adımlar var; ancak gidişat değişmediği sürece bu suçun karşılığında verilecek olan yaşam savaşı imkânsız gibi görünse de tüm sınıf ayrımlarının dahi altını üstüne getirecek. Unvan, mülkiyet, soy isim ve güç gibi tüm kavramlar değerini kaybetmiş birer trajikomik saçmalık kalacak. Belki de o zaman anlamamakta direnenler anlaması gerekenleri anlayacak, kaçacağını sananlar en ağır koşullarda bu savaşı yaşayıp en yoğun haliyle empatinin tadına varacak. En ulaşılabilir gördüğü kaynaklara en güvendiği parayla bile ulaşımı mümkün olamayacak. 

NUH’UN GEMİSİNE BİNMEK İSTEYENLER BURADA MI?

Doğal bir süreç ya da evrimsel kaderimiz; insanlık akıllanmadığı sürece bu gemi batacak, dersini alanlar en az hasarla atlatıp Nuh’un gemisinde bir üst boyuta yol alacak, kalan ve bu dünyanın hırs ve bencil şehvetlerinden kopamayanlarsa buradaki derslerini vermek ve ruhlarının tekamülünün devamı için batan gemide kalacak. Neticede, acının kaçınılmaz gereksinimi dönüşümü hızlandırma gücünde gizli. Yaşadığımız boyut ya da gezegense bu sonsuz, dualistik ve karmik derslerin zorlu giriş seviyesi. Gezegenimiz ve birbirimizle kurduğumuz ilişki bir ırk olarak insan tekamülündeki en kritik iki belirleyici ve belki de bu zaman çizelgemizin ta kendisi.

* İlahi Nizam ve Kâinat-Bedri Ruhselman-Ruh ve Madde Yayınları

Kaynak:

https://www.healthline.com/health/eco-anxiety

Yorumlar