Bir Neşe Teorisi: Parçalı Zaman 

Zamanı parçalamanın bana derin bir tatmin verdiğini keşfettiğimde on iki yaşındaydım. Bir saat ödev yapayım, bir saat resim, bir saat oyun oynarım, bir saat roman okurum ve sonra bir saat daha ödev. Böyle geçen cumartesilerin beni nasıl mutlu ettiğini, matematik ödevinin bile bir sonu olduğunu bilmenin ruhuma yaydığı neşeyi size anlatamam.  

Haziranın ilk iki haftasını “tatilde” geçirdik. Yunanistan’ın Leros adasındaydık. Atina’dan dokuz saatlik zahmetli bir gemi yolculuğuyla vardığımız otelimize tekerlekli sandalyedeki kocam K, kedilerimiz ve hemen o akşamki ilk gemiyle Atina’ya dönmeyi hayal eden yardımcımız K ile yerleştik. 

“Bana göre siz hep tatildesiniz,” dedi bir arkadaşım. Gülsem mi kızsam mı bilemedim. Yunanistan’dayız diye mi öyle bir intiba uyanıyor hakkımızda acaba? Fonda her daim Ege denizi, Akropolis, tabaklarımızda otlar ve kalamar, neşeli Yunan halkı ve müzik.  Çok mümkün. Düşününce arkadaşıma hak verdim. Sadece Yunan temalı fotoğraflarımız yüzünden değil, yaşam ritmimiz yüzünden de biz hep “tatildeyiz”. Bu konuyu irdelemek için tatilden iyi yer ve zaman olabilir miydi? İşte böylece düşünmeye başladım yüzerken ve denize nazır kahvaltımızı ederken, rüzgâra saçlarımı vermiş kahve içerken, kiralık mini mini arabamızı gün batımına sürerken. Tatil nedir? 

Bu derin düşünmelerim sonucunda size sunacağım “parçalı zaman” teorimi geliştirdim. Anlatayım: 

Ekmeğini kazanmak için her gün evinden çıkıp bir başka mekâna giden, gitmeye mecbur olan insanlar için tatilin anlamı nettir. “İş”te olmadıkları zamanlar. Hafta sonları, yıllık izin günleri, emeklilik, milli ve dini bayramlar. Benimle yaşıt bir kuzinim var. Çocukluğumuz ve ergenliğimiz beraber geçti diyebilirim. Kız kardeşim sayarım onu. Kuzinim mizaç ve hayat olarak benim negatifimdir. Ben esmer, o beyaz tenli, o da var ama daha çok hayata bakışımız ters açı yapar. Bizi sosyal psikoloji deneyleri için kullanabilirler. Aynı evde büyüyen iki kız çocuğunun yaşam felsefeleri ve pratikleri nasıl bu kadar ayrışabilir? Kuzinim için istikrar mühimdir ve hayatın merkezini teşkil eder. Adımlar arka arkaya dizilir ve bir ideal hayata doğru akar. İstikrarın zor tutan mayasını elde ettiği yerde mutlu olur. Benim hayatımın merkezi değeri ise özgürlüktür. Ondan mahrum kaldığım yerde boğulduğumu sanırım. İlk gençliğimdeki bir iki üniversite deneyimimi saymazsak her gün düzenli gitmemi gerektirecek bir işte hiç çalışmadım ama hep çalıştım. Hem de çok. 

Kuzinim hafta içi günlerinin birinde ola ki işe gitmezse ve bir kahvede buluşursak etrafına bakar ve bana şunu sorar “bu kadar çok insan nasıl oluyor da bir iş gününde kahveyi dolduruyor? Nasıl geçiniyor bu insanlar?” 

Bu yorumu bizim her daim tatilde yaşadığımızı düşünen arkadaşımın yorumuna benzetiyorum. Hemen arkasından bir yorum daha geliyor aklıma. Üniversitedeki bir profesör hocamdan duyduğum bir söz bu da:

“Her işi bir keyfe çevirmek zorunda mısın?”  

(Değilim ama yaşamın keyfiyle yaşadığım versiyonunu tercih ederim mümkünse.) 

Yaşamın keyfiyle yaşadığım versiyonunda da genel kanının aksine asla tatil yapmıyorum. Hep ama hep, pazarları, bayramları, yılbaşılar yaş günlerinde ve tatillerde çalışıyorum. 

Tatilde çalışanlardan mısınız yoksa çalışırken keyif çatanlardan mı? İkisi arasında bir fark var mı? 

Gelelim parçalı zaman teorime. 

Zamanı parçalamanın bana derin bir tatmin verdiğini keşfettiğimde on iki yaşındaydım. Bir saat ödev yapayım, bir saat resim, bir saat oyun oynarım, bir saat roman okurum ve sonra bir saat daha ödev. Böyle geçen cumartesilerin beni nasıl mutlu ettiğini, matematik ödevinin bile bir sonu olduğunu bilmenin ruhuma yaydığı neşeyi size anlatamam.  

Bugün dahi günümü bir ritme oturttuğumda sakin, huzurlu, neşeli bir insanım. Hiçbir şey yapmadan geçen günler asabımı bozar. Her daim tatil gibi görünen hayatımın günleri düzgün bir ritme bağlıdır. Erken kalkarım. Yediyi geçirmem. Uyanır uyanmaz kahve hazırlar, öykü ya da roman okurum. Evdeysem aynı koltuğa, oteldeysem aynı manzaraya bakan bir banka otururum. Sonra yogamı yaparım. Ardından engelli kocamın yataktan kalkmasına, giyinmesine, tuvaletine yardım ederim. Kahvaltıyı hazırlarım. Saat 11 gibi hep aynı şeyleri yerim. Üzerine bir kahve daha içip uyandığım yerden (evse ev, otelse otel) uzaklaşırım. Bir kahveye, kütüphaneye, parka, bahçeye, kültür merkezine bisiklet ile giderim. Yolda mutlaka beni doyuracak bir sesli kitap dinlerim. Orada öğleden sonra saatlerini yazarak ve okuyarak geçiririm. Akşam üstü beş gibi günün ikinci ve son yemeğini yeriz ve akşamları evdeki ya da oteldeki odamda çalışmaya devam ederim, bazen etmem. Kedilerle oynarım. Anneme telefon ederim. Uyumadan önce kocam K ile film izleriz ya da yatakta karanlıkta sohbet ederiz. 

Bu parçaların arasına başka şeyler sokmamak (sosyal medya, e-posta okumak, buzdolabına gidip gelmeler) başlı başına bir hünerdir ve zamanı parçalayan kişinin bu konuda çok dikkatli olması gerekir. Ayrıca bir işe ayrılan zaman parçası o iş bitmeden sona erdi diyelim. Hemen kalemleri bırakmak lazım. Yoksa teorim çöker. Sonraki saatlerde bir parça daha zaman o işe ayrılır ve yine o sınırlar içinde o iş yapılır. Kulağa sıkıcı gelse bile sonucu şaşırtıcı ölçüde yaşamı kolaylaştıran, ruhu hafifleştiren bir yöntem bu. 

Dünyanın neresine gidersem gideyim bu rutin neşemi yerine getirir. Bir bebeğin uyku düzenine gösterilen önem gibi ben de günlük rutinimin üzerine titrerim. Ucu kaçarsa neşem de kaçar. O yüzden evet hayatım bir tatile benzer ve ben evde, işte, okulda, tatilde her yerde çalışırım. Parçalı zamanlarda yaşamayı bilen, bunun hazzından haberdar yaratıcı arkadaşlarla seyahat etmeyi çok severim. “Parçalı zaman”da yaşamak yerine “parçalanmış zaman”da kaybolup giden insanların eşliğinde derhal canım sıkılır. Dağınık dolapları toplamak istediğim gibi derhal önümüzdeki bir saati düzenlemek isteği belirir içimde. Üretkenliğimi besleyen tüm düzenlerde sonsuza kadar kalabilirim. 

Peki, az evvel hayatını özgürlük ekseninde kurduğunu söyleyen birinin kaleminden çıkan bu satırlar size çelişkili mi geliyor? Değil aslında. Bakın nasıl: 

İnsanın mutluluğunu sağlık kadar üretkenliğin de belirlediğini artık biliyoruz. Üretkenlik ya da yaratıcılık yine genel kanının aksine sonsuz zaman özgürlüğünde değil, sınırların içinde gelişen, pekişen yetiler. İnsan zihni ancak sınırları belirlediğinizde derine inebiliyor. Bize “Herhangi bir öykü yazın” dendiğinde kilitleniyoruz. “Bir Şubat sabahı Karadeniz plajlarında geçen bir öykü yazın” dendiğinde ise peşine takılıp gidebileceğimiz bir imge hayalimizde beliriyor. Siz bu satırları okurken bile öyküyü yazmaya başladı zihin. Çünkü sınırları var. Parçalara çerçeve çizdik.  

Sonsuz bir yayılmayı iki taraftan durdurduğunuzda zihin elindekinin kıymetini anlıyor. O iki arada yaşamın ta kendisi bulunuyor. Yaşam da zaten doğum ve ölüm ile sınırlanmış bir parçalı zaman değil mi?

Bu yazıyı yazmak için ayırdığım zaman parçasının sonuna geldik. Sizi bu teorim ile neşelendirebildiysem ne mutlu bana! Bu arada… Parçalı zaman teoride kalmasın. Siz de hayata geçirin. Sınırladığınız toprağınızı kazın. Arada bırakıp başka işler yapın. Bir gün su çıkacaktır. 

Yorumlar