f
Bir İlmi Ledün Röportajı – Bölüm 3

Röportajın 1. bölümü için tıklayınız... | Röportajın 2. bölümü için tıklayınız...

AYETEL KURSİ VE YASİN SURESİ

Derecelendirme kavramı nedir? Derecelendirmenin mertebede gerçekleşmesi ne demektir?

Allah katında derecelenme yoktur derecelenme mertebede gerçekleşir. Yani Allah katında kimsenin kimseye karşı bir üstünlük sahibi olduğu söylenmez.

Allah-u Teala insanlar hakkında şöyle der: “Bir kısmının derecelerini yükselttik” (Zuhruf Suresi 135) Başka bir ayette. “Allah sizden iman edenleri ve kendilerine bilgi verilenlerin derecelerini yükseltti.” (Mücadele suresi 11) Yani Allah-u Teala yarattıklarına kendisi hakkındaki bilgiyi de eşit kılmamıştır ve bu konuda kullar arasında bir derecelenmenin olması kaçınılmazdır. İlahi isimler içinde dereceli bir üstünlük yoktur. Mertebeler, birbirinden üstün olsalardı, kuşkusuz, Allah’ın isimlerinde de bir üstünlük meydana gelir, bazı ilahi isimler diğerinden üstün olurdu. Bu ise akla ve şeriata göre kimsenin benimsemediği bir düşüncedir. Örneğin ilahi isimlerden Alim isminin kapsamı Mürit ve Kadir isminden ihata bakımından çok daha geniştir. İsmin genelliği ise onun üstünlüğünü göstermez. Üstünlük ancak ‘kabul edicilik’ özelliğindeki bir şeyde gerçekleşebilir. Kabuldeyse bir çaba yoktur. Örneğin, peygamberlerle ilgili Allah-u Teala ayetlerde “Peygamberlerin bir kısmını diğerlerine üstün yaptık” veya “Nebilerin bir kısmını üstün tuttuk” buyurur, yani her birisini diğerine yapmadığımız bir üstünlük ve şeref niteliğinde yarattık. Bazı peygamberler, diğerlerinden üstün olmalarını sağlayan şeref ve mertebe niteliklerine daha fazla sahiptir. Yoksa burada karşılıklı bir üstünlük yoktur. Çünkü bu nitelikler, ilahi isimler ve Rabbani hakikatler ile irtibatlıdır. İlahi isimler arasında ise iki açıdan dereceli bir üstünlük söz konusu olamaz. Birincisi, isimlerin zat ile ilişkilerinin tek bir ilişki olmasıdır.

Dolayısıyla isimler içinde dereceli bir üstünlük yoktur. Mertebeler, birbirinden üstün olsalardı, kuşkusuz, Allah’ın isimlerinde de bir üstünlük meydana gelir, bazı ilahi isimler diğerinden üstün olurdu. Bu ise akla ve şeriata göre kimsenin benimsemediği bir düşüncedir.

Bu durumda ‘bazı peygamberleri diğerinden üstün yaptık’ ayetinin anlamı birine diğerine vermediğimizi verdik, ötekine ise üstün yaptığımıza vermediğimizi verdik demektir. Fakat bu üstünlük şeref ve mertebe bakımındandır.

Söz gelişi bazı peygamberlerle aradaki vasıtaları kaldırmış, ilahi kadim kelamıyla yani kendisiyle konuşarak üstün yapmıştır. Hz. Musa Meryem oğlu İsa’ya apaçık kanıtlar vermiş, Ruhul Kuds ile kendini desteklemiş. Bir Peygamberi iki eliyle yaratmakla üstün kılmış, melekleri ona secde ettirmiş, Hz. Adem...Bir kısmını dost edinmiş, Hz. İbrahim… Birini seçme ile üstün kılmış, Hz.Yakup... Ve habibim, sevgilim, dediği peygamberimiz Hz Muhammed’e ‘Cevamül Kelimi’ vermiş, ona bütün isimleri öğretip öncekilerin ve sonrakilerin bilgisini ihsan etmiş. Kendisi de bu konuda sahabeye: ‘bana cevamül kelim verildi, ama ben bunu üstünlük olsun diye söylemiyorum’ dediği hadislerde geçer.

Bütün bunlar şeref ve övgü nitelikleridir. Şu söylenmez; Allah’ın dostluğu konuşmasından ya da konuşması iki eli ile yaratmasından daha üstündür denilmez. Bunların hepsi çokluk veya sayı kabul etmeyen Biricik Zat’a döner. Öyleyse Allah şuna göre yaratıcı iken, diğerine göre Malik, falancaya göre ise Alimdir. Hangi üstün niteliği dikkate alırsan, ismi ona göre değişir, hakikat ise tektir. Bütün bunlar açıklama ve ayrıntılandırma diliyledir. Meselenin hakikat yönüne gelirsek ne üstünlük vardır ne de üstün olan. Bunun nedeni şahısların mertebeler ile mertebelerin ilahi isimlerle irtibatıdır. Derecelenme en güzel sözde meydana gelir. Güzel var daha güzel olan var. En güzeli ise Allah’ı Kuran’la zikretmektir. Kur’an’ın her ayeti Allah’ı zikretmeyi içermez. Çünkü onda fıkhi hükümler bulunduğu gibi, Firavun’un öyküleri onların sözleri ve inançsızlıklarını anlatan ifadeler de vardır. Bununla birlikte sadece Kur’an olması bakımından onu okuyan veya okuyanı dinleyen kimseye büyük sevap vardır fakat yine de Kuran’da Allah’ın zikredildiği ayetler, kafir bir insanın Allah hakkında uygunsuz şeyler söylediğini anlatan ayetlerden, daha güzel ve yetkindir.

Ayetel Kürsi buna örnektir. Ayetlerin efendisi olduğu rivayet edilir. Çünkü Ayetel Kürsi’den başka, içinde Allah’ın 16 yerde gizli ve açık bir şekilde zikredildiği başka bir ayet yoktur. Sureler içinde de yapar derecelendirmeyi. Kuran’ı Kerim’in kalbidir dediği Yasin Suresi…

Bu surenin okunması Kuran’ı 10 kere okumaya denktir diyor. Yine Kuran’ın yarısına denktir dediği Zilzal suresi... Yine Surelerden birini belirlemiş, çeyreğine denktir demiş, Kafirun suresi, Nasr ve İhlas sureleri… Bu derecelenmeyi, o surenin mertebesi sağlar. Hepsi de Allah’ın kelamıdır ve bu yönüyle Kuran’da derecelenme yoktur deriz. Kendisini telaffuz etmesi itibarıyla ise, dizilişin değişmesi nedeniyle derecelenme gerçekleşir.

Rad suresi 4.ayette “Yiyeceklerin bir bölümünü diğerlerinden üstün yaptık,” der. Halbuki bütün besinler aynı suyla sulanır. Varlıktaki dereceli yapıyı bu ayet çok açık bir şekilde dile getirir. Allah’ın “tek bir su ile sulanır” ifadesi, varlıktaki farklılığı gösteren en büyük delilerdendir. Su aynıdır fakat çıkan kokunun, tadın, görüntünün ortaya çıkış sebebidir. Kimi kimden görünürde üstündür ve farklıdır. Öyleyse üstünlük yoluyla yiyeceklerde farklılık Bir’den ortaya çıkar. Allah-u Teala “düşünen kimseler için ibretler vardır” diye bitirir bu ayetin sonunu. Burada yine insanlar arasında derecelenme yaptı. İlk videolarda bahsetmiştik. Allah’ın birçok ayette “Ey akıl sahipleri”, ‘Basiret sahipleri” ya da genelleyip “Ey insanlar…” dediği hitapları vardır. Kasas Suresi 68. Ayette “Rabbin dilediğini seçer ve yaratır.” “Allah dilediğini yapandır,” Hud 107 ayetleriyle de alemde bir derecelenme ve seçimin olduğunu anlıyoruz.

Ayetel Kürsi neden ayetlerin efendisidir? Yasin suresi neden Kuran’ı hatim indirmekle eşdeğerdir?

Evet, Ayet-el Kürsi’nin ayetlerin efendisi olduğu rivayet edilir. Çünkü Ayetel Kürsi’den başka içinde Allah’ın 16 yerde gizli ve açık bir şekilde zikredildiği başka bir ayet yoktur.

Ayetel Kürsi’nin tamamı Allah’ın isim ve sıfatlarından oluşur. Onun dışındaki ayetlerde bu durum söz konusu değildir aynı zamanda ‘el Hayy’ isminin önüne hiçbir ilahi isim geçememiştir çünkü Allah’ın zati ismidir.

Yasin Suresi için de Kuran’ın kalbidir denilmiştir. Nasıl ki kalp vücudun emîridir, Yasin Suresi’de Kuran Surelerinin emîri hükmündedir.

Fahreddin-i Razi, “Her şeyin bir kalbi vardır. Kuran’ın kalbi Yasin’dir.” Hadisinin yanında, bir de ölüme yaklaşan kimseye, Yasin Suresi’nin okunmasının istenilmesi hususunu şu şekilde açıklar; “O sırada lisanın kuvveti zayıftır, dermandan düşmüştür. Fakat kalp bütün varlığıyla Allah’a yönelir. Öyleyse bu esnada ona, kalbinin kuvvetini artıracak, tasdikini kuvvetlendirecek, iman gücünü artıracak bir şey okunmalıdır. İşte Yasin Suresi’nde bütün bu özellikler bulunmaktadır. Çünkü onda yeniden dirilme, kıyamet halleri, eski milletlerin durumları, sonlarının beyanı, kaderin ispatı, kulların üstünlüklerinin Allah Teala’ya dayandığı, Allah’ın birliğinin ispatı, Allah’ın zıddı, ortağı bulunmadığının açıklanması, kıyamet alâmetleri, yeniden dirilme ve haşrin gerçekleşmesi, Arasat’ta Allah’ın huzurunda toplanma, hesap, ceza, hesaptan sonra dönülecek yerler gibi birçok konu vardır. Bütün bu ve benzeri özelliklerin bulunduğu Yasin Suresinin okunması, kişide bütün bu hallerin hatıratını yeniler ve dinin temel konularına karşı uyarıda bulunur, kabir ve kıyamet hallerinden kendisini bekleyen şeyleri hatırlatır.”

İbn-i Arabi’ye göre ise, Hz. Rasulullah’ın istidadının kemaline delalet eden iki vasfına “kasem” yemin (and) ediliyor. “Ya” harfi “Vaki” (olan, düşen, mevcut, var olan, hâlin hakikati) ismine, “Sîyn” harfi de “Selam” (ayıplardan, âfetlerden emin olan, huzur veren) ismine işarettir. Yani senin sağlam fıtratının selametini ezelden beri koruyan, hayat ve gelenek perdelerinin oluşturduğu afetten muhafaza eden. “Selam” ise istidadının aynı ve aslıdır. Kuran-ı Kerim Onun Efendiler Efendisi Allah Rasulu’nun kemalinin sureti olup, bütün kemalâtı kapsamakta, bütün hikmetleri içermektedir.

Ayrıca Futuhat-i Mekkiyye’nin son cildindeki tavsiyeler kısmında, Yasin Suresiyle ilgili, Hz. Peygamberin, Hz. Ali’ye şöyle bir tavsiyede bulunduğunu aktarır: “Ey Ali Yasin suresini çok oku. Yasin Suresini okumanın on bereketi vardır. Aç insan Yasin’i okursa doyar, susamış okursa suya kanar, çıplak okursa giyinir, hasta okursa iyileşir, korkak okursa emniyet bulur, hapisteki okursa kurtulur, bekar okursa evlenir, yolcu okursa yolculuğunda ona yardım edilir, malını kaybeden okursa malını bulur, bunun yanı sıra eceli gelen birinin başında okunursa, ölümü kolaylaşır. Sabah vakti Yasin’i okuyan, akşama kadar, akşam okuyan da sabaha kadar güvendedir.”

Daire neden şekillerin en üstünüdür? Dairenin sırrı nedir?

Allah ilk cismi var ettiğinde, kendisine bir şekil lazım olmuştur. Çünkü şekil cisimlerin özelliklerindendir. Cisimde ortaya çıkan ilk şekil dairedir ve şekillerin en üstündür. Daire, şekiller arasında, harfler içindeki Elif gibidir ve bütün şekilleri içerir. Bu sebeple cismin kabul ettiği ilk şekil dairedir. O ise Felek diye isimlendirilir. Onun hareketinden cisimler alemi ortaya çıkmıştır. Bu dairede ulvisiyle, suflisiyle, kesifiyle, latifiyle, mekânı olan olmayan, alemin bütün suretleri ortaya çıkmıştır.

Tasavvufta varlığın dairesel bir yapıya sahip olduğu ifade edilir. İbn-i Arabi’ye göre dairenin merkezinde Hakk vardır. Yani o merkez noktada, bütün Alemlerin Rabbi vardır. O dairenin çevresinin dışıysa yokluktur. Dairenin yarıçapı Allah-u Teala’nın yaratmasının genişliğidir. Geometrik olarak bir daireyi tamamlayan onun merkez noktasıdır. Dolayısıyla daire bir nokta ile çıkmıştır. Bunun anlamı ise bütün mümkünlerin Hakk sebebiyle ortaya çıktıklarıdır. Bu yapıda dualite mevcuttur. Şöyle ki, nokta çevrenin varlık sebebi iken, çevre noktanın bilinme sebebidir. Buna göre nokta hak ve halk, çevrede hak ve halktır.

Çünkü nokta ve çevre birbirleriyle karşılıklı olarak ilişkilidir. Merkezdeki noktadan dairenin çevresini oluşturan noktacıkları doğru ince ve görünmez bağlar vardır. Bunlara “rekika” der İbn-i Arabi. Varlık ve bilgi görüşünün temel kavramlarından biridir. Bu bağlar, varlıkla hak arasındaki özel irtibat yönünü gösterdiği gibi yardımda bu bağdan oluşur.

Hak ve Halk kavramlarını nasıl anlamalıyız?

Kuranı Kerim’de Hak, kimi yerde karşımıza peygamberin getirdiği şeriat ve hüküm olarak çıkarken, bazen doğruluk ve genişlik anlamında, bazen adalet, nasip, pay anlamında çıkar. Ya da bir şeyi tam gerektiği gibi yapmak olarak da görürüz. İbn-i Arabi’de hak her türlü özellik ve ilişkiden soyut zatı açısından değil, alemin ilahı oluşu açısından Allah’tır.

Hakk yaratılmış her şeyde gözükür. O halde Hakk, her işte bilinen ve her anlayıştan gizli kalandır. Alem Hakkın Sureti ve hürriyetidir. O halde Hakk zahirdir. Aynı zamanda Hakk zuhur eden her şeyin ruhudur. Bu durumda da batındır.

“Attığında sen atmadın fakat Allah attı,” ayetinde zahiren atanın Hz. Muhammed olduğu, gerçek atanınsa Hakk olduğunu görürüz. Böyle olunca Hakk kendisini bize göre nitelemiştir. Bu nedenle biz onu görürken kendimizi görürüz, Hakk da bizi görürken kendini görür. Bunu ayna örneğiyle açıklar ki bu bizim en sevdiğimiz benzetmelerden biridir. Fususul Hikem’de. ‘Hakk kendi nefsini görmen de senin Aynan, sen ise isimlerini ve o isimlerinin hükümlerinin ortaya çıktığını görmesinde de O’nun Aynasısın’ der. Mesela insanın eli hakkında, insanın aynı olduğu veya insandan başka olduğunu söyleyemeyiz. Aynı şekilde alemdeki varlıkların Hakk’ın aynı olduğunu söyleyemeyeceğimiz gibi, Hak’tan başka olduklarını da söyleyemeyiz. Bütün varlık Hakk’tır. Fakat yaratılmışlıkla nitelenen ya da yaratılmamış olmakla nitelenen O’nun yönüdür.  

YARATIKLARIN FİKİR ÇAKMAĞI ÇAKTIĞINDA O’NUN NURU ORTAYA ÇIKAR!

Hakk nur olması bakımından yaratıklarda gizlenmiştir. Yaratıkların “fikir çakmağı” kendisini çaktığında, O’nun Nur’u ortaya çıkar. “Kendini bilen Rabbini bilir,” ifadesinden de anlıyoruz ki, her insan rabbinden bir nura sahiptir; ne zaman isterse onu ortaya çıkartır. Bu durumda O Zahirdir. Ne zaman dilerse kendisini gizler; bu durumda ise Batın’dır. Batın olduğunda “Onun benzeri yoktur” Zuhur ettiğinde ise “O gören ve duyandır.” Hak ister varlık ister yoklukta, her nerede olursak olalım bizimle beraberdir. Biz Hakkın bizimle birlikte olması nedeniyle zuhur ettik. O halde biz, farkında değilken bir nur sahibiyiz.

İNSANIN YARATILIŞ HİKMETİ VE ATEŞ HAVA TOPRAK SU

Alemdeki unsurlar ne demektir? Kuran’a göre insan varoluşunun anlamı nedir? Hangi nedenle yaratıldık?

Allah yakın feleği yarattığında onu “Burçlar” diye isimlendirdiği 12 kısma bölmüştür. Buruc Suresi 1. Ayette “Burçlar sahibi semaya yemin olsun ki…” buyrulur. Her kısmı burç yapmış, bu kısımları da doğada dörde indirgemiştir ve bu burçları gezegenlerin konakladığı ve gezindiği menzil ve konaklama yerleri yapmıştır. Bu gezegenler, dolaşırken bu burçları kat eder ve dolaşması vesilesiyle, Allah’ın tabii ve unsurlardan oluşmuş alemden ortaya çıkartmak istediği şeyleri meydana getirirler.

Unsurları büyük alemde dört şekilde görürüz; ateş, hava, su, toprak. Allah unsurları sıcaklık soğukluk yaşlık kuruluk olan bu doğaların birleşiminden yaratmıştır.

Doğada dörde indirgenen bu dört unsurdan birisinin tabiatı; sıcaklık ve kuruluğun meydana getirdiği ateş, ikincinin tabiatı; soğukluk ve kuruluk olan toprak, üçüncünün tabiatı; sıcaklık ve yaşlığın meydana getirdiği hava ve dördüncünün tabiatı ise; soğukluk ve yaşlıktan meydana gelen sudur. Mesela, Aslan burcuyla Yay burcunun ateş unsurundan, Başak ve Oğlak burcunun toprak, Terazi ve Kova burcunun Hava, Balık ve Akrep burcunun ise su unsurundan meydana geldiği ve bazı burçların tabiatının diğer burçlarla benzerlik gösterdiğinden bahseder.

Allah bir meleğine yeryüzü toprağının her cinsinden bir tutam getirmesini emretmiş. Emir üzerine melek, insanlarca bilinen uzun bir rivayetteki gibi Allah’a bir tutam getirmiş. Allah o tutamı almış iki eliyle yoğurmuştur. (“İki elimle yoğurduğum” Sad Suresi 75. Ayet) Allah iki eliyle yaratıp Adem’in kokusunu değiştirdiğinde -ki bu ayette kokuşmuş çamur diye ifade edilen şeydir o yaratılışında bulunan hava unsurudur- onun sırtını, zürriyetinden bedbaht ve mutluların mahalli yapmış, avucunda bulunan her şeyi ona yerleştirmiştir. Allah hepsini (mutlu ve bedbaht) Adem’in toprağına yerleştirmiş, onda zıtları toplamış, onu doğrusal hareket üzere yaratmıştır. Bu yaratma ise Başak Burcunun dönemiydi. Allah Adem’i biçimlendirip, düzenlemiş ve tesviye etmiştir: “Sonra ona ruhundan üfledi.” Burada ruh, Hakk’a tamlama yapılmıştır. Böylelikle insana yapılan bu üfleme esnasında üflemenin parçalarına yayılmasıyla dört karışımın unsurları meydana gelmiştir. Bunlar sarı safra, kara, kan ve balgamdır. Safra, Allah Teala’nın “kurumuş balçıktan insanı inşa etti” (Rahman Suresi14) ayetinde belirttiği ateşe mensup unsurlardandır. Kara, topraktan ki bu da “Onu topraktan yarattı.” (Hicr Suresi 28)ayetinde dile getirilen şeydir. Kan havadan meydana gelmiştir ki bu da ayette ‘mesnûn’ diye ifade edilmiştir. Balgam ise, toprağın yoğrulup çamur haline getirildiği sudan meydana gelmiştir. Sonra Allah şöyle buyurmuştur: “Hangi bedende bu karışımlar dengeli halde bulunursa o bedenin sağlığı tam ve yapısı dengelidir. Birisi diğerinden fazla ve onlara egemen olursa fazlalık ölçüsünde bedene hastalık girer. O halde tıp ilmi, eksikliği artırarak fazlayı eksilterek, dengeyi elde etmeyi hedefler” buyurmuştur.

İnsanoğlunun yaratılma sebebine gelirsek, Allah alemi hikmetine göre düzenledi. Bu sürede Allah yarattığı ilk varlıktan sonuncuya kadar, hiçbir şeyin yaratılışında iki elini bir araya getirmedi. Allah’ın yaratılışında iki elini birleştirdiği yegâne varlık, insandır ki o da topraktan yaratılmış bu bedensel yaratılıştır. Bir kutsi hadiste “Ben bir hazineydim, bilinmiyordum, bilinmek istedim, halkı yarattım, onlara tanındım, onlar da beni tanıdı.” Buyurmuştur. Allah kendisini hazine saymıştır. Hazine ancak belli bir şeyde saklanabilir. Hak kendisini insan-ı kamilin suretinde, yani onun sabitlik şeyliğinde (ayan-ı sabite) saklar. Hakk orada gizlenmiştir. İnsana varlık elbisesi olan bedeni giydirince, hazine de insanın zuhuruyla ortaya çıkar. Böylece insan-ı kâmil, kendi varlığıyla onu tanır ve ayan-ı sabitesinde hazine olarak gizlendiğini öğrenir. Halbuki daha önce kendisi bunun farkında değildi.

Aslında bu hadisle, Allah’ın bizi kendisini bilelim diye yarattığını anlıyoruz. Bir ayette Allah “Cinleri ve insanları bana ibadet etsinler diye yarattım,” buyurur. Allah’ın bizi, bizim için sevmesi ise, kendisini bilmemizi sağlayan amellerle ilgilidir. Bu ameller bizi kurtuluşumuza ve mutluluğumuza ulaştıran, amaçlarımıza uygun ve doğamıza aykırı olmayan şeylerdir. Allah alemi kendisini tespih etsin diye yarattı. Onları kendisini tespihini, övgüsünü ve O’nun karşısındaki secdeyi yerine getirmek üzere konuşturdu. Bunu bize belirterek şöyle buyurdu:

“Göklerde ve yerde her şeyin, saf saf olmuş kuşların Allah’ı tespih ettiğini görmedin mi? Hepsi namazını ve tespihini bilmiştir.” Öyleyse Allah ayette bunu zorunlu kılmış, buna teşvik etmiş ve herkesin secdesini tarif etmiştir.

Hüdhüd kuşunun hikayesinden ne anlamamız gerekiyor?

Biz Hüdhüd kuşunu Kuranı Kerim’de geçen, Hz. Süleyman kıssasından biliriz.

Bir önceki soruda unsurlardan bahsetmiştik. Kuşların arasında sadece Hüdhüd’e suları algılama gücü verilmiş ve o kuşa suyun diğer unsurlar üzerinde otorite sahibi olduğu öğretilmiştir. Suyun diğer unsurlardan daha değerli olmasının sebebiyse Rahman’ın yerleştiği Arş’ın su üstünde bulunmasıdır.

Hüdhüd kuşu bu makamdayken, güneşe ibadet eden bir topluluk bulur. Güneş Allah’ın her şeyi kendisinden canlı yaptığı suyun doğasına aykırı bir doğaya sahiptir. Bunu gören Hüdhüd kuşu güneşin sıcaklığı olmasaydı tohumun çıkmayacağını anlamış, sıcaklığın suyun yardımcısı olduğunu idrak etmiştir. Ve bunun sonucunda Süleyman A.S.’a gelip Güneş’e secde eden bir topluluğu gördüğünü anlatmış. Bu kıssa aslında her şeyin kendi tesbihini bildiğini kanıtlıyor bize.

Allah Yüce Arşın sahibidir. Bu nitelemeyle arşı anlatabilir misiniz?

Arapçada Arş mülk anlamında kullanılır. Yönetimine bir bozulma girdiğinde “Selle arşul melik” (hükümdarın mülkü yıkıldı) denilir. Bazen taht anlamında kullanılır. Arş, cisimlerin en büyüğüdür.

İbn-i Arabi’ye göre Rahman’ın üzerine istiva ettiği Arş, dört köşesi ve dört tarafı olan bir tahttır. Bunun 4 ayağı vardır ve onu 4 melek taşır. Her yönün ortasında bir ayak daha bulunur ve toplam 8 ayak vardır. Şu anda bunların 4’ünün taşıyıcısı yoktur fakat kıyamet günü geldiği zaman, Allah onu taşımakla görevlendirdiği meleklerini görevlendirir ve onlarla birlikte Arş’ın taşıyıcıları kıyamet gününde toplam 8 melek olur. Bu Arş’ın ayakları donuk bir su üstündedir. Dolayısıyla Arş’ı taşıyan asıl şey donuk sudur. Taşıyıcı melekler ise gerçek manada taşıyıcı değil, Arş’a hizmet eden hizmetkarlardır. Arşın ortası boştur, çevresinde ise ihata ettiği kürsi, felekler, cennetler, gökler, rükunlar ve doğal varlıklar bulunur. Kürsi Arş’ta sadece atılıvermiş bir halka gibidir. Allah Arş’ı yarattığı zaman Rahman ismiyle istiva etmiştir. Bu istivanın kendisine yaraşan şekliyle ne olduğunu da ancak Allah bilir, O’ndan başkası bilemez.

Kuranı Kerim’in kalbe inişini de Arş üzerinden anlatır İbn-i Arabi.

Okuyanların kalpleri Kuran-ı Kerîm’in inmesi için Arş gibidir.  Kuran, yerleşmesi için Arş edinilen o kalbin niteliğine göre kendisine iner ve inerken kalbin niteliğiyle ortaya çıkar. Böylece kalbin arşı, o nitelikle kendisine inerken ortaya çıkar. Cüneyd-i Bağdadi’ye marifet ve arifin ne olduğu sorulunca ‘Suyun rengi, kabının rengidir’ demiştir. Allah Arşı Kuran’ı nasıl nitelemişse öyle nitelemiştir. Kuran -herhangi bir sınırlama olmaksızın- mutlak zikredilirken, Arş da öyle zikredilir. Kalbin dereceleri, Kuran ayetlerinin derecelerinin yükselmesiyle yükselir. Bu nedenle Kuran okuyucusuna kıyamet günü “Daha önce okuduğun gibi oku ve yüksel,” denilir. O da okumaya başlar ve son ayete varana kadar yükselir. Buradaki dereceler, menzillerdir. Kuran bir kulun kalbine iner ve hükmü onda ortaya çıkıp genel olarak bütün özellikleriyle onda yerleşir ve o kalbin ahlakı haline gelir. İşte böyle bir kalp, Kuran’ın Arş’ıdır.

Röportajın 4. bölümü için tıklayınız...

Yorumlar