Ben pandemi diyorum… sen hayat… heyhat…

Ocak 2020 Etiyopya…

Pandemi öncesi ülke dışına son yolculukmuş meğer…

Öyle olmasının hikmeti ve marifeti nice yola değecekmiş çünkü…

Seslendiklerini hazmetmek ve içselleştirmek için öyle lafta değil, külliyen “durmak” zorunda kalmak gerekiyormuş… 

Etiyopya’ya hoşça kal derken, hayat yolculuğundaki birçok ezbere de veda edecek olduğumu henüz bilmiyordum…

Lakin o biliyordu…

Günler boyunca çarpmış, eğmiş, ağız burun girip yerlere düşürmüş, sonra ayağa kaldırıp da bir ana şefkati ile kucağına yatırıp, okşayıp sarmıştı.

YOL zaten hep bunu yapmaz mıydı?...

“Onda ve onunla” iken gösterdiği ve hissettirdiği ne varsa “yaşayacak olduklarına” seni hazırlayabilmek için değil miydi?

her zaman…

ezeli olagelen…

hiç değişmeyecek olan…

Çocuklarla gittik. Gidilecek onca yer varken…

“Gidecekseniz onlarla gidin” diyen bir ses vardı içimizde, dinledik…

İyi ki…

Gitmeden aşılar olduk. Ne de olsa birçok virüs, mikrop, hastalık vardı bizi bekleyen… Bir de “Siz delirdiniz artık,” diye için için söylenenler vardı geride kalan…

Hepsini koyduk heybeye, yola öyle çıktık….

YAŞANAN 10 GÜN VE GİDİLEN 8 KABİLE…

İki kulağının arasındaki yuvarlağa sığdırdığın kendi galaksinde yer açabiliyorsan eğer…

Her biri ayrı bir dünya…

Yolu kandırmak zordur. Kanmaz.

Gerçekten o yolun yolcusu olduğuna inanırsa, seni hem kendine yeter hem de yakın kılar.

Hangi parçanın nerede tamamlanacağına, hangi parçanın senden kopup gideceğine karar verir.

Ve yanılmaz…

Ne zamanda ne de mekânda…

Yüzlerce yıldır, yüzbinlerce can…

Sefalet, cehalet ve ilkellik tanımları içsel lügatlarımızda…

Ekran karşısında ah’larımıza vah’larımıza sebep…

Orda bir köy var uzakta’dan ötede, haritada bakılmaya gerek duyulmayan bir yerde, film gibi seyre dalınan bir diyar…

Yanılsamaların yansıması ile geçen zamanlardan sonra gördüğün ve hissettiklerin, topyekûn yüzleşmek zorunda kaldıkların ile seni baş başa bırakır işte öyle….

Kabile günlükleri tuttum orada iken. Her akşam yatmadan önce yazıyordum. Sonra çocuklara bakıyordum uyumadan. O gün yaşadıklarımız acaba hayatın bize soracağı sorulardan hangisine cevap olacak diye sorarken buluyordum kendimi. Gün içinde hissetmiş olduğum tüm afallamalara ve sarsılmalara karşı huzurla uykuya dalıyordum. Bu yolu birlikte paylaşıyor olmak öyle özel, öyle eşsizdi ki…tanımı da tarifi de yoktu…

Nezle bile olmadan döndük…

Virüslerin şahının bizi beklediğinden habersiz…

“Biz modernlere” şah gelen, “milyonlarca ötekileştirdiğimiz şahbaz” için sıradan olan…

Son bir senedir adına “karantina” dediğimiz yaşamlarımızda bize ve çocuklarımıza bilmeden, farkında olmadan öğretmiş olduklarını hatırlarken buluyorum kendimi…

Ama en çok sen düşüyorsun aklıma Canım Kadın…

Sen bir kabile, ben bir şehir kadını…

İki anne.

O akşam köyünüze misafir olduk. Çocuklarınla yanımıza geldin. Ali’yi işaret ettin, önce anlamadım, elinle çağırdın tekrar. Ayağa kalktım, kendi oğlunu bana uzattın, elimden tuttu. Seni takip etmeye başladık. Ara sıra arkana bakıp ışıl ışıl parlayan gözlerinle bize gülümsüyordun. Evinin önüne geldik. Bahçe çitinden içeri girdik. Beklememizi istedin. 

Biz kenarda dururken eline bir çalı süpürgesi aldın, kapının önünü süpürmeye başladın. Evine gelen misafirine saygını ifade ediyordun. Sonra yine işaret edip bizi yanına çağırdın. Çocuklarla birlikte yere çömeldik. Bir torba aldın, içinden bir bileklik çıkardın ve Ali’ye taktın.

Elini aldım öptüm. Elimi aldın öptün.

Sonra Ali’ye döndün, yavaşça kendine çektin, sımsıkı sarıldın.

Ve oradan ayrıldık...

Yürürken ben ağlıyordum, arkamızdan gelip de bizi izlemiş olan eşim ağlıyordu… kızım ağlıyordu…

Bu yola çıkarken önüme bir pencere açılsın, hem de öyle açılsın ki bir daha hiç kapanmasın diye niyet etmiştim.

O akşam boyunca o köyde, senin köyünde, hissedip yaşadıklarımız nice öğretilerin bir araya getirilmiş hali idi...

Biz o gece açılan pencereden hep birlikte yıldızları seyrettik. Evlerinize girdik sohbet ettik, siz anlattınız biz dinledik.

Kullanılan her eşyanın -sadece ihtiyaç kadarı ile- doğadaki malzemeler ile yapılmak zorunda kalındığına, elektrik ve akan su olmadan da yaşanıyor olduğuna şahitlik ettik.

Meydana toplanan köy çocuklarının hiçbir taşkınlık göstermeden, kendilerince bilinen bir uyum içinde söyledikleri şarkılar eşliğinde dans ettik.

Benim şimdi Pandemi dediğime, sen yüzyıllardır Hayat diyorsun….

Hayat ya evet hayat…

Heyhat….

Ömrümün sonuna dek, yollar yıllar boyunca tüm iyi dileklerimde ve niyetlerimde sen ve kabilen yer alacaksınız.

Dünyanın çivisi çıkmış olsa da gerçek sevginin “hakikat ve erdem duvarına” onu geri takacağının en duru kanıtısınız bize.

İnsan unutur... İyiyi unutabilmesi laneti, kötüyü unutabilmesi ise şansıdır.

Biz birbirimizi hiç unutmayacağız Canım Kadın...

Evrenin iki ayrı dünyasında da olsak bu duyguyu hissettiren YOL’a ve orada ardına kadar açılan pencereye minnetle…

Yorumlar