f
Bana ait bir mercimek

Kendisini tekrar eden ve sürekli aynı şekilde anlatılan hikâyelerden yorulduğumu hissediyorum.  Hayata karşı heyecanımı törpüleyen, bir günü diğerinin karbon kopyası haline getiren bu… Herkesin, her şeyin birbirini tekrar ediyor olması. Evet biliyorum, dünya yüzünde bütün sözler söylendi. Bütün kara parçaları keşfedildi. Artık insanlık için karanlıkta kalan, üzerine düşüneceği yeni bir şey yok gibi… Ama mesele sadece yeni bir şey söylemek değil, zaten var olan şeyi kendi dilimiz, kendi ifademiz, kendi gücümüzle yeniden inşa etmek ve anlatmak.

Bundan iki sene önce, güncel sanat eserlerini incelerken, aslında birinden diğerine oflaya poflaya geçerken, beni olduğum yere mıhlayan bir şeyle karşılaştım. İranlı bir çift, Salman Khoshroo ve Anahita Shahamati kurdukları ve dünyada pek az kişinin haberdar olduğu o ifade evreniyle benim karşıma çıkıverdiler. Sadeliğin görkemiyle, her gün etrafımızdaki figürleri, her gün etrafımızda kolaylıkla bulabileceğimiz malzemelerle bambaşka şekilde anlatmışlardı. “İşte bu!” dedim. Söyleyecek yeni bir şey ya da yeni bir söyleme şekli… Aradığım bu!

Ben kendimi yazıyla, bazen acemilikle de olsa çizgilerle ama en çok mutfakta pişirerek anlatan biriyim. Sesim kötü, matematiğim berbat ve otuz sekiz yaşına gelmeme rağmen ehliyetim bile yok lakin bir tabaktan, bir kâğıttan ve bir tuvalden hareket edip gitmek istediğim yere ulaşabiliyorum. Kusur olarak adlandırılan ne varsa o kadar bana ait ve yeni ki, o “kusurun” isim annesi olmaya doyamıyorum. Daima derdim, anlatırken yeni bir dil inşa edebilmek. Yani özgün olabilmek… Belki yeni bir düşünce yaratamıyorum ama dünyaya yeni bir yerden bakmak için küçük bir iddia taşıyorum. Anlayacağınız mercimeğin yenebilirliğini ben keşfetmedim, onu ıslatmayı da ben icat etmedim ama o mercimekten ekmek yaparak ve içine ıtırlarıyla sizi efsunlayan baharatlar ekleyerek ona yeni bir ifade vermiş, bu ifadeye imzamı sesimi katmış olabilirim. Bu, mercimeğe artık sadece potansiyel bir çorba olarak bakmayacağımız anlamına geliyor olabilir. Daima gözümüzün önünde olan, yanından geçip gittiğimiz, yorgun bir alışkanlıkla kendisine karşı duyduğumuz heyecan ve hayreti yitirdiğimiz her şeye bir kere daha bakma gücünü bu minik kıvılcımlardan alamaz mıyız? Ben olabileceğine inanıyorum. O İranlı çiftin, basit bir telefon kablosuna bakıp muhteşem heykeller görebilmesi gibi, yalnızca beyaz renkle bütün yüz ifadelerini çizebilmesi gibi, mercimeğe bakınca ekmek görebilmek, bir bulutun biçimde hikâyeler görebilmek, insanların yüz çizgilerinde yeni bir anlatım görebilmek hayata karşı yeniden heyecan duyabilmek demek. Yeniden bakmaya ihtiyacımız var, yeni bir gözle, yeni bir gözlükle belki. Çünkü hayatın sırrına değil de, günün sıradanlığında kalbimizi uçuracak minnacık kanatlara ihtiyacımız var.

Bütün bunları neden anlatıyorum peki?

Kendinizi anlatırken, dünyadaki her şeyden ilham alsanız da size özgü o dili, o ruhu aramaktan vazgeçmeyin diye. Kendi sesinizin tınısını, size ait o ifade gücünü hiç keşfetmeden yok olup gitmek en acısı olabilir, olmasın diye… Başkalarının düşüncelerine dublaj yapmayın, başkalarının imzalarını taklit etmeyin; evet dünyanın bütün olanaklarından beslenin ve bunlarla harekete geçin ama yolculuk sizin, yol sizin olsun diye… Kocaman ve imkânsız madenlerde cevherinizi arayıp kendinize kızıp durmayın, yüreciğinize bakın, içinize bakın, ben ne istiyorum diye sormak için geç kalmayın diye…

Haklı mıyım? İnanın umurumda değil. Ama bu benim cevabım. Ben kimim? Kendimi nasıl ifade ediyorsam O’yum. Ben kimim? Hayata nereden heyecan duyacağını arayan biriyim. Dedim ya, bu benim cevabım… Ya sizin cevabınız nedir? 

 

Yorumlar