f
Aristokles’in geniş omuzları

Gerçek adı Aristokles olan Platon, geniş omuzları ve atletik yapısı nedeniyle (vuhuuuu!), Yunanca geniş omuzlu anlamına gelen “platon” ismiyle bilinmektedir.

Bu genç ve yakışıklı düşünürümüz geçen yazımızın konusu olan Sokrates’in öğrencisi ve felsefe tarihinin en mühim filozoflarından Aristoteles’in öğretmenidir. Hem yakışıklı hem akıllı olmasına rağmen hiçbir zaman bunun sefasını sürmeye niyeti olmayan bu adam yuvarlayarak anlatırsak bildiğimiz anlamdaki demokrasiden, şatafattan ve dış görünüşüyle çaka satan insanlardan hiç hoşlanmazmış. Bu fikrini tavrıyla da birleştiren Platon bizlere bıraktığı her eserde insanın ahlaki değerlerini unutarak yaşamasının onu mutsuzluk girdabına sürükleyeceğini anlatmıştır.

M.Ö 400’lü yıllarda yaşamış bu bilge adam bugün hala aynı konuları evire çevire konuştuğumuzu görse sanırım şaşkınlıktan dili tutulurdu.

Doğduğu aile ve aldığı eğitim göz önünde bulundurulunca esasen siyasetçi olması beklenen bu bilge adam, hocası Sokrates’i yargılayarak ölüme mahkûm eden bir anlayışı içine sindiremediğinden -kısa bir dönem bulaşsa da- hayatı boyunca aktif siyasetten uzak durmuştur. Ama durduğu yerde durup bu sistem yanlış diye söylenmek yerine kendi idealindeki yönetim sistemini anlattığı Devlet adında bir kitap kaleme almıştır.

Eğer dikkatinizi çeker de Platon’un Devlet kitabını okursanız kalabalıkların sıradan kanunlarla neden yönetilemeyeceğini, sıradan kanunlar ve sözde seçilmiş insanlarla yönetilen sistemlerin neden adaletten yoksun olduğunu yani dünyadaki adaletsizliğin temelinde esasen nelerin yattığını örnekleri ile görmüş olursunuz.

Platon her ne kadar aktif siyasete bulaşmasa da düşünsel olarak kendini bu alandan çekemediği için uzunca bir dönem toplum ve adalet konulu kitaplar yazmaya devam etmiş.

İçine sinmeyen her çarpıklığa karşı bir yöntem geliştirmeyi seven Platon önemli bir eseri olan Yasalar adlı kitabını tamamladıktan kısa bir süre sonra artık katiyen değişmeyeceğine inandığı siyasetten algısını tamamen çekip kendini eğitime adamıştır.

Bu sayede tarihte bilinen ilk üniversiteyi kurmak ona nasip olmuştur.

“Akademia” adını verdiği bir okul kuran Platon, hocası ve mentorü kabul ettiği Sokrates’in günümüze gelen tüm eserlerini yazmış olan kişidir.

Platon’un açtığı okul olan Akademia’nın   açılma hikayesi de en az okulun varlığı kadar dikkat çekicidir. Platon yaşadığı zamanın kralı tarafından tehlikeli derece de yenilikçi ve rasyonel bulunduğu için dönemin sakıncalı kişileri arasına girmiş ve tutuklanarak ülkesinden sürülmüştür. Bu yurtsuzluk döneminde Atina’ya dönerken esir alınmış bu da yetmezmiş gibi bir de köle olarak satılmıştır. Hep kötü şeyler olacak değil ya iyi bir rastlantı sonucu kendisini Kyreneli bir filozof satın almış ve onun Atina’ya dönmesini sağlamıştır.

Platon işleri yoluna koyunca Kyreneli filozofa kendisini satın alırken ödediği parayı geri vermek istemişse de onu satın alan adam parayı geri almaz. Platon da işte bu geri alınmayan para ile ünlü Akademisini kurar.

Platon’un hayat hikayesini bir kenara bırakıp düşünce dünyasından bahsedecek olursak onun felsefesini beş önemli kuram içerisinde toplayabiliriz:

Bilgi, idealar, ruhun ölümsüzlüğü, evrendoğum ve devlet ile ilgili kuramları onun akademik çalışmalarının özünü oluşturur. Fakat ben onu öznel bir şekilde değerlendirecek ve felsefesini tek bir kelime ile size aktaracak olursam Platon için ahlakçı bir düşünürdür derim.

Birçok konuda fikir geliştiren ve günümüze çok sayıda eser bırakan Platon bütün yaşamı boyunca hocası Sokrates’ten aldığı feyz ile gerçek bir ahlakçı olarak kalmış, tüm kuramlarını, etik ağırlıklı görüşlerle irdeleyerek geliştirmiştir.

Hem Sokrates’e hem de Platon’a göre felsefenin temel amacı insanın mutluluğu ve bu mutluluğun yarattığı olumlu hislerle yetkin bir yaşamının tayin edilmesidir.

Onlara göre bu türden bir mutluluk ancak ahlak ile mümkündür.

Platon erdemin temelini “bilgi”, özünü “idealar kavramı”, gerekçesini “evrendoğum”, güvencesini “ölümsüzlük”, yaşamsal sığınağını “devlet” olarak görür.

Fevkalade önemli bir düşünürümüz olan Platon elli yıl gibi uzun bir süre boyunca bu kuramsal yapıyı düşünmüş, ilintili felsefi meselelerle didişmiş ve görüşlerini daima düzeltip sürekli olgunlaştırmıştır. Bu yüzden onun felsefesinin incelenmesi için en akılcı yol, onun bu değişim ve gelişmesini takip ederek, öğretisinin geçirdiği evreleri sıralı olarak anlamaya çalışmaktır.

Platon’un düşüncelerinin gelişimine iki öğreti damgasını vurur “İdealar öğretisi” ve “ruhun ölümsüzlüğü öğretisi”.

Onun ayrılamaz bir ikili olarak gördüğü bu örtüşük yapı Platoncu felsefenin temelini oluştururlar. O kadar ki Platon’un varlık, bilgi, ahlak ve toplum anlayışının tamamının bu örtüşük yapıdan türediğini söyleyebiliriz.

Peki Nedir Bu Meşhur İdealar Kavramının İçeriği?

Grekçede “biçim”, “form” anlamına gelen ve Platon’un bazen “idea” yerine kullandığı “eidos” sözcüğü, Homeros’ta ilkin “görünüm”, “şekil” anlamında sonraları ise “tür” anlamında kullanılmıştır.

Hipokratçılar hastalık türlerinden söz ederken bu sözcüğe başvurmuşlardır. Sözcük geometride ise soyut “şekil” anlamında kullanılır.

Bu çok geniş anlamlara sahip kelime Platon için bütün duyulan ve görünen şeylerin, düşüncelerin ve kavramların bilinen dünyanın ötesinde ondan bağımsız -bu yüzden tasavvur edemediğimiz- bambaşka gerçekliklerle yani idealarla ilişkili olduğu savını taşır.

Örneğin, doğadaki tek tek tikel kuşlara varlığını veren tek bir kuş ideası vardır ve bu idea kuş tikellerinden bağımsız bir varlığa sahiptir. Yani kuş ideası kuşlardan onların maddesinden bağımsız olarak vardır. Bu durum, tüm duyulur şeyler için geçerlidir. Ama idealar, duyu organlarımızla kavrayabileceğimiz bir yapıda değildirler, sadece düşünce ile bilinebilir ancak düşünce ile kavranabilirler.

Platon duyu organlarımıza hitap eden şeylerin oluşturduğu görünür ve duyulur alan ile düşünülür alanı yani ideaları birbirlerinden kesin biçimde ayırır. Böylece kafasındaki idealar öğretisinin iki temel kabulünü ortaya koymuş olur: “İdealar vardır” ve “İdealar görünür şeylerden oluşmaz.

Platon idealara belli bir yer atfetmemiştir. Bazı eserlerinde ideaların göğün ötesinde bir yerde olduklarını yazsa da bu ifadeler mekânsal bir konuma işaret etmekten ziyade ideaların duyulara ait olanı aştıklarını, sadece düşünceyle kavranabileceklerini bildirmeyi amaçlar.

Platon tüm bu düşünce bağlamı ile evreni ikiye ayırmıştır. Bir yanda başı ve sonu olmayan, mükemmel olan bir ideler evreni; öte yanda sınırlı, mükemmellikten çok uzak eşyaların oluşturduğu bir evren vardır. Eşya evreninin ideler evreni ile olan ilişkisi, aynen bir şeyin gölgesi ile olan ilişkisi gibidir.

Platon bu görüşünü meşhur mağara alegorisi ile anlatır.

Ona göre biz insanlar gerçek şeyler evreninde değil, gölgeler evreninde yaşarız. Ancak yine de biz gerçek bir evrenin de var olduğunu biliriz, hissederiz fakat biz bu hissettiğimiz gerçek evren ile ilgili az çok bir bilgi sahibiyizdir.

Platon’a göre insan ve insanın ruhu, başlangıcı ve sonu olmayan ideler evreni ile ölümlü olan eşya evreni arasında bulunur.

Platon bundan emindir ancak o başka bir şeyi de sorgulamaya devam eder: İnsan, idelerin var olduğunu acaba nereden biliyordur?

Platon bu sorunun yanıtını türlü örnekler üzerinde araştırır. Mesela insan herhangi bir şeyi acaba neden güzel bulur?

Daha önceden güzelliğin ne olduğunu bilmeseydi, şimdi onu, yani güzeli, tanıyabilir miydi?

Şayet bizde, bizden bağımsız olarak içimize yerleştirilmiş bir güzellik ideali bulunmasaydı ve güzeli bu ideale göre ölçmeseydik, onun güzel olduğunu kavrayabilir miydik?

Platon tüm bu sorgulamaların sonunda öyle inanır ki bir şeyin güzel olduğunu kavrayabilmek için mutlaka güzelin ne olduğunu daha önceden biliyor olmak gerekir.

Karşımdaki bir obje bende güzellik düşüncesi uyandırıyorsa benim daha önceden -uyku durumunda bile olsa- güzellik idesini tanımış olmam gerekir.

Böylece her türden bilgi için belli kavramların içeriği konusunda önceden bilinçdışı da olsa bir bilgiye sahip olduğumuz kanısına varır.

Bizde bulunan bu kanıların sadece dünyasal bir bilgi yani öğrenimle bağlantılı değildir. Platon’a göre bilgide algıladığımıza başka bir şey ekleniyordur. İşte bu eklenen şey, bizim kendimizde taşıdığımız şeydir.

Platon, doğuştan getirdiğimiz bilgiyi, bilgi problemine temel yapan ilk düşünürdür.

Platon’a göre bilgi, doğuştan vardır. Şayet bu tür bilgilerimiz olmasaydı, bilgi de var olmazdı.

Platoncuların bu doğuştan bilgi konusu, felsefe tarihinde sürekli tartışılmıştır. Bu konuda farklı iki eğilim vardır: Bilgiyi yalnızca algılardan ibaret sayanlar,

Algılanana bir de doğuştan olan şeyleri ekleyenler.

Platon ikinci kısımda yer alır.

Platon’un bilgi anlayışı, önceden edinilmiş olan ve ruhta saklı bulunan bilgilerin açığa çıkarılması, anımsanması esasına dayanır.

Platon bu önemli kuramı açık biçimde ilk kez Menon diyalogunda işlemiştir. Diyalogda erdemin herhangi bir alt türünü değil, bizzat kendisi araştırmıştır.

Tartışma, başından itibaren erdemin öğretilip öğretilemeyeceğini belirlemek sorunuyla ilerler.

Eğer erdem öğretilebilirse bir bilgi olmalıdır. Bu da konuşmayı “Erdem nedir?” sorusundan “Bilgi nedir?” sorusuna yöneltir. Sofistlere göre değil erdemi, hiçbir şeyi öğretmek ya da öğrenmek mümkün değildir. Çünkü insan, bildiği bir şeyi araştırmaz. Bilmediği bir şeyi ise neyi araştıracağını bilemeyeceği için araştıramaz. Bu durumda tek çıkış yolu, insanın ancak kısmen bilip kısmen bilmediği, yani bilip de bildiğini bilmediği, bildiğinin farkında olmadığı şeyi öğrenmesinin mümkün olduğunu kabul etmektir. Böylece Platon, Menon’daki o meşhur tanımı verir: “Bilgi, zaten önceden bilinen bir şeyin anımsanmasıdır.”

Çünkü insan, Sofistlerin iddia ettiği gibi hiç bilmediği bir şeyi değil, zaten önceden bildiği bir şeyi araştırma eğilimindedir.

Hiç tanımadan çok sevdiğim bu adamı burada anlatmak için satırlar yetmeyecek olsa da Platonun fikirlerinde fark ettiğim yegâne arzunun mutluluğu nihai amaç olarak görmüş olmasıdır diyebilirim. Onu benim için gerçekten özel kılan şey ise temel ahlak anlayışının mutluluğun elde edilmesi amacına yöneltmesidir. Bu yüzden Platon’un ahlak anlayışı bir “mutluluk ahlakı” olarak nitelenebilir.

Platon’a göre mutluluğu sağlayabilecek şey iyilikten başkası değildi. Çünkü ona göre “İyi” en yüksek ideaydı ve şeylerin doğalarının tamlığını ifade ettiği için “İyi” ideası insanın yetkinliğini temsil eden şeydi.

Bu yüzden iyiye benzeyen, mümkün olduğunca iyi olmaya çalışan bir insan, aynı zamanda kendi doğasını tamamlamak yolunda mesafe kat etmiş, kendine yeterli hâle gelmiş insandı. Bu yüzden mutlu olmak isteyen herkesin iyiyi istemesi, iyiyi hayatının amacı sayması gerekmekteydi. Asla durmaksızın bir cevaptan başka bir soru türetmeyi seven Platon çok önemli başka bir soruyla da çok ilgilendi bu soru ise eğer insanı mutlu kılan şey iyilikse insanı iyi kılan neydi?

Platon’a göre insanı iyi kılan, erdemden doğruluktan ve adaletten başkası değildi. İnsanı iyi kılanın erdem olduğunu bir şeye iyi denmesinin onda erdem bulunmasından kaynaklandığını söylerken adaletin iyilik ve mutluluk, adaletsizliğinse kötülük ve mutsuzluk olduğu söyleyip durdu.

Yunancadaki karşılığı olan “eudaimonia” sözcüğü de onun bir tür ruh düzeni olduğu düşüncesini çağrıştırmaktadır. Sözcük, kişinin iyi ve uyumlu bir daimona (eu-daimon) sahip olmasını ifade eder. Ruhun eudaimonia durumu, insanın içindeki her şeyin daimonu ile uyumlu olması, daimonun iyi düzenlenmiş olmasıdır.

Bu düşüncede mutluluk insana dışarıdan gelmez. Ruhunu düzenleyen kişi, kendi iyiliğini ve mutluluğunu da kendi elleriyle çizmiş olur.

Platon’a göre erdem ruhun düzenidir. Ruhun düzeni ifadesiyle kastedilen şey, ruhun parçalarının doğalarına uygun durumda olmalarıdır.

Bu değerlendirmelerden yola çıkarak erdemin aynı zamanda ruhun doğası anlamına geldiği sonucuna varmak mümkündür. Çünkü erdem, ruhu iyi kılandır. Diğer bir deyişle onu iyi ideasına mümkün olduğunca yaklaştırandır.

Yani iyi olmak aslında doğanı gerçekleştirmiş olmandır. Zaten yazılımında olanı, zaten sen olanı, ortaya koymandır. Budur dünyadaki gerçek mutluluk gerisi mişmiş de muşmuştur.

 

 

Yorumlar